nusr-halifet-70-575-png8

Hilafet Devleti Anayasası Android apps olarak

Ekonomi Sistemi

Madde 133: Öşrî arazi ve Haracî arazi.

Hilafet Devleti, Anayasa, Madde 133: Öşrî arazi, ahalisinin üzerinde İslam’a girdiği arazi ile Arap Yarımadası arazisidir. Haracî arazi ise, Arap Yarımadasından başka harp ve sulh suretiyle fethedilen yerlerdir. Fertler Öşrî arazinin rakabesini (aslını) ve menfaatini mülkiyet edinirler. Haracî arazinin rakabesinin mülkiyeti devletindir ve menfaatinin mülkiyeti ise fertlerindir. Her ferdin şeri akitlerle öşrî araziyi, haraci arazinin menfaatiyle mübadele etme hakkı vardır. Bunlar da diğer mallar gibi miras bırakılır.

Bu maddenin delili şudur ki arazi, mal gibi olup savaş yoluyla fethedilerek alındığında diğer ganimetler gibi Müslümanlara ait bir ganimet sayılır. İşte bu haracî arazidir ve rakabesi Beyt-ul Mâl'in mülkü sayılır. Fakat ahalisi üzerinde İslam'a girerse Müslümanların malları gibi onların mülkü olup rakabesine sahip olurlar. İşte bu da öşrî arazidir.

Arazinin diğer mallar gibi bir ganimet olmasının deliline gelince; Hafsa İbn-u Gıyâs, İbn-u Ebi Zi'b'den o da ez-Zuhri'den şöyle buyurduğunu tahdis etti:

 

»قَضَى رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم فِيمَنْ أَسْلَمَ مِنْ أَهْلِ الْبَحْرَيْنِ أَنَّهُ قَدْ أَحْرَزَ دَمَهُ وَمَالَهُ إِلاَّ أَرْضَهُ، فَإِنَّهَا فَيْءٌ لِلْمُسْلِمِينَ، لأَنَّهُمْ لَمْ يُسْلِمُوا وَهُمْ مُمْتَنِعُونَ«

 "Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Bahreyn halkından Müslüman olanların arazileri dışında kanlarını ve mallarını koruduklarına hükmetti. Zira arazi Müslümanlara ait bir feydir. Çünkü onlar, güçlü durumdalar iken Müslüman olmadılar." [Yahya İbnu Adem, Kitab-ul Harac'ta tahric etti]

  Arazinin diğer ganimetler gibi savaşanlara taksim edilmemesine gelince; çünkü Zübeyr ile Ömer arasında Mısır arazisi hakkında ve Bilal ile Ömer arasında Irak arazisi hakkında bu hüküm üzerinde ihtilaf çıkmıştır. Bu iki durumda ise Ömer'in delili daha güçlüdür ve Ensar ile Muhacirden on kişi de onu desteklemiştir. Zira Zübeyr, Mısır arazisi fethedilince onun hakkında savaşanlara taksim edilen menkul mallar gibi olması görüşündeydi ve Mısır Valisi Amr İbn-ul Âs, Ömer'e bu şekilde yazdı. Ancak Ömer, buna karşı çıktı ve Amr İbn-ul Âs'a şöyle cevap verdi:

 «أَقِرَّهَا حَتَى يَغْزُوَ مِنْهَا حَبَلُ الحَبَلَةِ»

 "Bu görüşü onaylayım da doğacakların doğuracakları onu istila etsin ha!" Yani çoğaldıkları müddetçe Müslümanların mülkü olsun diye demektir. Bilal de Irak arazisi hakkında aynı görüşteydi. Yani savaşanlara taksim edilmesi görüşündeydi. Nitekim Sa'd, bunu Ömer'e yazdı. Bunun üzerine Ömer, ona şöyle cevap verdi:

 »واترك الأرضين والأنهار لعمالها ليكون ذلك في أعطيات المسلمين، فإنا لو قسمناها بين من حضر لم يكن لمن بعدهم شيء«

 "Arazi ve nehirleri ise işleyenlere bırak ki bunlar Müslümanların giderleri için kalsın. Şayet bunları hazır olanlara taksim edecek olursak onlardan sonra geleceklere hiçbir şey kalmayacak." [Ebu Ubeyd, el-Emval'de, Ebu Yusuf el- Harac'da ve Yahya İbn-u Adem, el-Harac'da Yezid İbn-u Ebi Habib'den rivayet etti] Ömer'in bu husustaki hücceti Allahuteala'nın şu kavliydi:

 {وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ}

 "Onların mallarından Allah’ın resulüne verdiği ganimetler için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz." [Haşr 6] Zira Allahuteala şöyle buyurdu:

 { فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ}

 "…Allah, resul, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir." [Haşr 7] Ardından şöyle buyurdu:

{لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ}

 "Hicret eden fakirler içindir." [Haşr 8] Sonra buna razı olmamış onlara başkalarını eklemiştir. Zira şöyle buyurdu:

 {وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ}

"Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler." [Haşr 9] Bu ayet hassaten Ensar hakkındadır. Sonra buna razı olmamış onlara başkalarını da eklemiştir. Zira şöyle buyurdu:

 {وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ}

 "Bunların arkasından gelenler…" [Haşr 10] Bu ayet ise onların arkasından gelenlerin geneli içindir. Dolayısıyla fey, bütün bu insanlar arasında bir fey haline gelmiştir. İşte Ömer'in fethedildiği halde ahalisinin üzerinde İslam'a girmediği arazinin kıyamet gününe kadar tüm Müslümanların mülkü olduğuna dair delili budur. İmam ise insanlar adına onun menfaatine sahip olur. Nitekim Müslümanlar bu hususta istişare ettiler ve ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Ömer, beşi Evs ve beşi Hazrec'ten olmak üzere onların ileri gelenlerinden ve eşraflarından oluşan Ensardan on kişiyi çağırttı. Onlara söylediklerinden bir kısmı şöyledir: "Ben arazileri demirbaşlarıyla birlikte haczetmeyi, arazilere harac ve ödemeleri için boyunlarına cizye koymayı düşündüm ki böylece savaşan Müslümanlar ve onlardan sonraki nesil için bir fey olsun. Şu kaleleri görüyorsunuz! Onları bekleyecek adamlara ihtiyaç vardır. Şam, Cezire, Basra, Kûfe, Mısır gibi büyük şehirleri de görüyorsunuz! Bu yerlere asker sevk edilmesi ve onların ihtiyaçlarının da karşılanması lazım. Arazileri demirbaşlarıyla birlikte taksim edersem bu kişilere nereden ne verilecek?" [Ebu Yusuf, el-Harac kitabında rivayet etti] Bunun üzerine hep birden şöyle dediler: "Düşündüklerin ve söylediklerin ne kadar güzel!" Dolayısıyla Ömer'in, ayeti ve arazinin Beyt-ul Mâl'in daimi geliri olarak bırakılması illetini delil getirmesi güçlü bir delil getirmedir. Bunun içindir ki fetih yoluyla alınan arazi haracî arazidir, rakabesi Beyt-ul Mâl'in mülküdür ve sahipleri ondan faydalanır. İster Irak arazisi gibi zorla (anaveten) isterse Beyt-il Makdis şehri gibi sulh yoluyla fethedilsin arazinin hükmü işte budur. Ancak sulh yoluyla fethedilmesi halinde bakılır:

  Şayet araziye ilişkin sulh anlaşmasında belirli bir şart koşmuşlarsa, yani belirli bir harac üzerine sulh yapılmışsa üzerine sulh ettikleri şeye göre muamele edilmelidir. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlinden dolayıdır:

 »إِنَّكُمْ لَعَلَّكُمْ تُقَاتِلُونَ قَوْماً فَيَتَّقُونَكُمْ بِأَمْوَالِهِمْ دُونَ أَنْفُسِهِمْ وَأَبْنَائِهِمْ وَيُصَالِحُونَكُمْ عَلَى صُلْحٍ فَلاَ تَأْخُذُوا مِنْهُ فَوْقَ ذَلِكَ، فَإِنَّهُ لاَ يَحِلُّ لَكُمْ«

 "Ola ki sizler bir kavimle savaşır onlar da canları ve evlatları dışında malları hususunda sizlerden sakınır ve sizlerle sulh yaparlarsa ondan bunun ötesinde bir şey almayın. Zira bu sizlere helal değildir." Ebu Ubeyd, bu hadis hakkında şöyle dedi: "Üzerine sulh yaptıkları arazinin işlevinden daha fazlasına güç yetirseler dahi bunun ötesine geçilmemesi sulh arazisinde bir sünnettir. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlinden dolayıdır:

 «فَلاَ تَأْخُذُوا مِنْهُ فَوْقَ ذَلِكَ، فَإِنَّهُ لاَ يَحِلُّ لَكُمْ»

 "…ondan bunun ötesinde bir şey almayın. Zira bu sizlere helal değildir." [Ebu Ubeyd el-Emval'de rivayet etti] Her ne kadar bu hadisin isnadında meçhul birisi olsa da sahabe [Ridvanullahi Aleyhim], sulh arazisi hakkında üzerine sulh ettikleri şeye bağlı kalmışlardır. Ayrıca Tirmizi'nin Kesîr İbn-u Abdullah İbn-u Amr İbn-u Avf el-Müzennî kanalıyla babasından ve dedesinden tahric ettiği ve hasen sahih dediği şu hadis de buraya intibak etmektedir:

 «وَالْمُسْلِمُونَ عَلَى شُرُوطِهِمْ إِلاَّ شَرْطًا حَرَّمَ حَلاَلاً أَوْ أَحَلَّ حَرَامًا»

 "Müslümanlar, helalı haram veya haramı helal kılan şart dışında şartlarına bağlıdırlar."

 Beyt-ul Makdis'te olduğu gibi arazi hakkında hiçbir şart koşmamışlarsa bu araziye zorla fethedilen arazi olarak muamele edilir. Çünkü o, Müslümanların bir feyi olur.

  Tüm bunlar ise Arap Yarımadası dışında olan araziler hakkındadır. Arap Yarımadası'na gelince; arazilerinin tamamı öşrî arazidir. Çünkü Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Mekke'yi zorla fethetti, arazisini ahalisine bıraktı ve üzerine harac koymadı. Çünkü arazi üzerindeki harac, açık bir cizye konumundadır. Oysa Arapların boynunda cizye sabit olmadığı gibi Arapların arazisinde de böyle bir şey sabit olmamıştır. Çünkü Arap müşriklerden Müslüman olmaları veya onlara kılıç çekilmesi dışında başka bir şey kabul edilmez.

{تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ}

 "Onlarla savaşırsınız yahut Müslüman olurlar." [Fetih 16] Bunun içindir ki Arapların arazisi, ahalisi üzerinde İslam'a giren herhangi bir arazi gibi öşrî arazi olup haracî arazi değildir.

 Öşrî arazi için zekat vardır. Bu zekat ise devletin yağmur suyu ile tabii olarak sulanması halinde araziyi işletenden fiili mahsulün onda birini (1/10), taşıma veya benzeri suni sulama ile sulanması halinde fiili mahsulün yirmide birini (1/20) almasıdır. Nitekim Muslim, Cabir'den Aleyhi's Salatu ve's Selam'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

 «فِيمَا سَقَتْ الأَنْهَارُ وَالْغَيْمُ الْعُشُورُ، وَفِيمَا سُقِيَ بِالسَّانِيَةِ نِصْفُ الْعُشْرِ»

 "Bulutun (yağmurun) ve nehirlerin suladığı (arazilerin mahsulünde) onda bir (1/10) miktar vardır. Sulama suyu ile sulanan (arazinin mahsulünde) yirmide bir (1/20) vardır." Bu öşür, zekat sayılır, Beyt-ul Mâl'e konulur ve sadece ayette zikredilen şu sekiz sınıftan birine harcanır:

 }إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَاِبْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ  {

 "Sadakalar (zekatlar) Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, zekat amillerine, müellefe-i kulûba (gönülleri İslam'a ısındırılacak olanlara), kölelere, borçlulara, Allah yolundakilere, yolda kalmışlara mahsustur. Allah, Alim ve Hakim'dir." [et-Tevbe 60] el-Hakim, Beyhaki ve Tebarani, Ebî Musa ve Muaz'ın hadisinden şunu tahric ettiler: Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], insanlara dinlerini öğretmek üzere ikisini Yemen'e gönderdiğinde şöyle buyurdu:

 «لاَ تَأْخُذَا الصَّدَقَةَ إِلاَّ مِنْ هَذِهِ الأَرْبَعَةِ: الشَّعِيرِ، وَالْحِنْطَةِ، وَالزَّبِيبِ، وَالتَّمْرِ»

 "Şu dört şeyin dışındakilerden zekat almayınız: Arpa, buğday, kuru üzüm ve hurma."

 Haracî araziye gelince; onun için harac vardır. Bu harac ise devletin, arazi sahibinden fiili mahsule göre değil de genellikle arazinin tahmini mahsulüne göre takdir ve tahdit ettiği belirli bir miktarı almasıdır. Ne arazi sahibine ne de Beyt-ul Mâl'e haksızlık yapılmaması için arazinin mahsulü, tahmini miktara göre takdir edilir. Eksin yada ekmesin verimli yada verimsiz olsun arazi sahibinden her sene harac tahsil edilir. Nitekim Ebu Yusuf, el-Harac isimli kitabında Amr İbn-u Meymun ve Harise İbn-u Medrab'tan şöyle dediğini tahric etti:

 »بعث عمر بن الخطاب (رضي الله تعالى عنه) عثمان بن حنيف على السواد، وأمره أن يمسحه، فوضع على كل جريب عامرٍ أو غامرٍ، مما يعمل مثله، درهماً وقفيزاً«

 "Ömer İbn-ul Hattab [Radiyallahu Anhu Te'alâ], Osman İbn-u Huneyf'i Sevad arazisi üzerine gönderdi ve ölçmesini emretti. İşlensin yada işlenmesin her bir cerîbe bir dirhem ve bir kafîz harac vergisi koydu." Haccac İbn-u Arta'a ise İbn-u Avf'tan şunu tahdis etti:

»أن عمر بن الخطابمسح السواد، ما دون جبل حلوان، فوضع على كل جريب عامرٍ أو غامرٍ يناله الماء بدلو أو بغيره، زُرع أو عُطّل، درهماً وقفيزاً واحداً«

 "Ömer İbn-ul Hattab [Radiyallahu Anh], Hilvan Dağı dışında Sevad arazisini ölçtü ve taşıma veya benzeri su ile sulanan işlenmiş yada işlenmemiş, ekilmiş yada ekilmemiş her bir cerîbe bir dirhem ve bir kafîz harac vergisi koydu." [Ebu Yusuf, el-Harac adlı kitabında tahric etti]

Haracî araziye harac konulmuştur: Çünkü harac, kira ve gelir için bir isimdir. Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in şu kavli de bu kabildendir:

 «الْخَرَاجُ بِالضَّمَانِ»

 "Harac, güvence vermeyi gerektirir." [Ahmed ve Sünen sahipleri tahric etti. Tirmizi, hasen sahih dediği gibi el-Hakim sahihledi ve ez-Zehebi de ona muvafakat etti] Burada arazi Beyt-ul Mâl'in bir mülkü olup insanlara faydalanmaları için verilmiş ve senelik olarak ona belirli miktarda vergi konulmuştur. Dolayısıyla bu vergi, bir nevi arazi üzerindeki kira gibidir. Bunun içindir ki bunun takdiri halifeye bağlıdır. Ancak arazinin taşıyabileceğinin üzerine çıkamaz.

  Harac, Beyt-ul Mâl'de zekat bölümünün dışında bir yere konulur ve diğer malların harcandığı gibi devletin uygun gördüğü yerlerin hepsine harcanır.

 Zorla fethedilen ve üzerine harac konulan arazinin haracı sonsuza dek kalır. Haracî arazinin ahalisi Müslüman olsa veya bir Müslümana satsalar dahi haracı düşmez. Çünkü zorla fethedilmiş olmasından dolayı vasfı, sonsuza dek baki kalır ve sahiplerinin öşürle birlikte harac ödemesi gerekir. Çünkü ayet ve hadislere binaen harac, araziye gereken bir haktır, öşür ise Müslümanın arazisinin mahsulüne gereken bir haktır. Bu iki hak arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bu ikisi, farklı iki sebeple vacip olmuştur. Hanefilerin öşür ve haracın birleştirilemeyeceğine dair delil olarak getirdikleri Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'den rivayet ettikleri şu hadise gelince;

 (لا يجتمع عشر وخراج في أرض مسلم)

 "Öşür ve harac, Müslümanın arazisinde birleşmez." Bu bir hadis değildir ve hadis hafızlarınca bunun Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in kelamı olduğu sabit olmamıştır.

  Önce harac ödenir ve haracın ödenmesinden sonra ekin ve meyve gibi geriye bir şey kalırsa ona zekat gerekir. Eğer nisap miktarına ulaşırsa zekat ondan çıkarılır, nisap miktarına ulaşmazsa ona zekat gerekmez.

  Hakeza Müslüman bir kimse, öşrî bir araziye sahip olursa ona "öşür veya yarı öşür" şeklinde zekat düşer, haracî bir araziye sahip olursa ona hem harac hem de zekat, öşür veya yarı öşür düşer.

  Fakat kafir bir kimse, haracî bir araziye sahip olursa ona harac düşer, öşrî bir araziye sahip olursa ona öşür değil harac düşer. Çünkü araziyi işlevinden yoksun bırakmak doğru olmaz ve kafir de öşür ehlinden olmadığından dolayı harac belirlenir.

 Bir kimse daha önce üzerine harac konulmamış harac arazisindeki mevat bir araziyi ihya ederse bu arazi öşrî araziye dönüşür ve ihya eden de Müslüman ise bu araziye "zekat" düşer. Eğer bu araziyi ihya eden zimmet ehlinden ise haracî arazi olur ve ona "harac" düşer. Bir kimse harac arazisindeki mevat bir araziyi ihya eder ve bu arazi üzerine mevat araziye dönüşmeden önce geçmişte harac konulmuşsa ihya eden ister Müslüman olsun isterse zimmet ehlinden olsun bu arazi haracî arazi olur.

  Bu ise arazinin ekim amacıyla ihya edilmesi halindedir. Fakat oturma veya fabrika, depo yada ahır kurma amaçlı olursa bu araziye ne öşür ne de harac gerekir. Bu hususta öşrî arazi ile haracî arazi arasında bir fark yoktur. Zira Irak ve Mısır'ı fetheden sahabeler, Kûfe, Basra ve Fustât'ı da fethetmeyi planlamışlar, Ömer İbn-ul Hattab zamanında buralara yerleşmişler, onlarla birlikte başkaları da yerleşmiş, onlara harac konulmamış ve yerleştikleri yerler için zekat ödememişlerdir. Çünkü meskenler ve binalara zekat gerekmez.

  Her fert öşrî ve haracî arazisini mübadele etme ve sahibinden miras edinme hakkına sahiptir. Çünkü sahibinin gerçek mülküdür ve mülk hükümlerinin tamamı bunlara intibak eder. Bu ise öşrî arazi açısından açık bir durumdur. Haracî arazi açısından olana gelince; haracî arazisinin mülkiyeti, mülkiyet bakımından aynen öşrî arazisinin mülkiyeti gibidir. Sadece şu iki husus dışında bu ikisinin arasında hiçbir fark yoktur: Birincisi: Sahip olunulan malın ayni açısından. İkincisi: Araziye düşen şey açısından. Sahip olunulan malın ayni açısından olana gelince; öşrî arazinin sahibi onun rakabesine ve menfaatine sahip olurken haracî arazinin sahibi sadece onun menfaatine sahip olur. Bunun bir sonucu olarak da öşrî arazinin sahibi, sahip olduğu araziyi vakfetmek istediğinde dilediği herhangi bir zamanda bunu yapabilir. Çünkü o, onun aynine, yani rakabesine sahiptir. Fakat haracî arazinin sahibi, sahip olduğu araziyi vakfetmek istediğinde bunu yapamaz. Çünkü vakfetmede vakfeden kimsenin vakfettiği malın aynine sahip olması şarttır. Haracî arazinin sahibi ise arazinin aynine, yani rakabesine sahip olmayıp sadece onun menfaatine sahiptir. Çünkü haracî arazisinin rakabesi Beyt-ul Mâl'e aittir.

  Araziye düşen şey açısından olana gelince; öşrî araziye öşür veya yarı öşür, yani öşrî arazide nisap miktarına ulaştığında çıkan mala zekat gerekir. Haracî arazisine gelince; ekilsin yada ekilmesin, bitsin yada bitmesin, verimli yada verimsiz olsun, harac gerekir, yani devletin ona senelik olarak belirlediği miktar gerekir. İşte haracî arazisinin hükmünü öşrî araziden farklı kılan şey sadece bu iki husustur. Bu iki husus hariç ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Zira bu ikisinin hükümleri tektir ki o, malın mülkiyet hükümleridir. Bundan dolayı öşrî yada haracî olsun arazi, akit ve benzerleri gibi tüm şeri tasarruf çeşitleri yoluyla mübadele ve diğer mallar gibi miras edinilebilir. 

Anayasanın bazı maddeleri

Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 34: Halife nasbetme metodu biattir

in Halife
Madde 34: Halife nasbetme metodu biattir. Halifeye biat verilip halifenin nasbedilmesinin fiili icraatları ise şunlardır: a. Mezâlim Mahkemesi hilafet mansıbının boşaldığını ilan eder. b. Geçici emir, görevlerine başlar ve hemen adaylık kapısının açıldığını ilan eder. c. Mezâlim Mahkemesinin kararıyla, inikad şartlarını tamamlayan adayların başvuruları kabul edilir ve diğer adayların başvuruları… Devamını oku
anayasa

Madde 110: Şurânın bağlayıcı olduğu meseleler.

Madde 110: Şurânın bağlayıcı olduğu meselelerde halife istişare ettiğinde, doğruluğuna veya yanlışlığına bakılmaksızın çoğunluğun görüşü alınır. Fakat bunlar dışında kalıp istişarenin bağlayıcı olmadığı konularda çoğunluğa veya azınlığa bakılmaksızın doğruluk aranır. Devamını oku
anayasa

Madde 80: Mahkeme hakimi ve Salâhiyeti

in Yargı
Madde 80: Bir mahkemenin yargılama salâhiyetine sahip birden çok kâdî bulundurması caiz değildir. Onunla beraber bir veya daha fazla kâdî bulunması caizdir fakat hüküm salâhiyetine sahip değillerdir. Onlar ancak istişare etme ve görüş belirtme salahiyetine sahiptirler. Görüşleri ise asıl kâdîyı bağlamaz. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 166: Devletin para birimi.

Madde 166: Devlet, kendisine has, bağımsız bir para çıkartır. Bu paranın, herhangi bir yabancı para birimine bağlanması caiz değildir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 172: Öğretimin gayesi.

Madde 172: Öğretimin gayesi; İslami şahsiyeti oluşturmak ve insanları, hayatın işlerine ilişkin ilimler ve bilgiler ile donatmaktır. Öğretim yöntemleri de bu gayeyi gerçekleştirecek şekilde olur. Bu gayeye götürmeyen ve bu gayenin dışına çıkan her yöntem yasaklanır. Madde 171: Öğretim siyaseti; İslami akliyet ve İslami nefsiyet oluşturmaktır. Bu siyasete göre verilecek bütün ders müfredatı… Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 82: Mahkemelerin Dereceleri.

in Yargı
Madde 82: Davaların çeşitlerine göre mahkemelerin dereceleri değişebilir. Belirli bir sınıra kadar bazı kâdıların belirli davalara tahsis edilmeleri mümkündür ve bunlardan ayrı olan davalar diğer mahkemelere verilir. Devamını oku
anayasa

Madde 19: Yöneticinin Șartları.

Madde 19: Erkek, hür, akil, baliğ, adil, kâdir ve kifayet ehli olanlar dışındaki kimselerin yönetimi veya yönetimden sayılan herhangi bir işi üstlenmesi caiz olmadığı gibi, Müslümandan başkasının üstlenmesi de caiz değildir. Devamını oku