nusr-halifet-70-575-png8

Hilafet Devleti Anayasası Android apps olarak

Anayasa / Iktidar & Yönetim / Hazine ve Medya Idari sistemi

Madde 102: Beyt-ul Mâl (Hâzine)

Hilafet Devleti, Anayasa, Madde 102: Beyt-ul Mâl, ilgili şer-i hükümlere göre biriktirme, koruma ve infak etme (harcama) yönlerinden gelirler ve giderler ile ilgilenen dairedir. Beyt-ul Mâl Dairesinin başkanına “Beyt-ul Mâl Hâzini” denir. Vilayetlerde bu daireye tabi idareler vardır. Her idarenin başkanına ise “Beyt-ul Mâl Sahibi” (Beyt-ul Mâl Amiri) denir.

“Beyt-ul Mâl” ilave tamlamalı bileşik bir özel isimdir ve bundan kasıt ve murat; içerisinde infakı tamamlanıncaya (harcanıncaya) kadar devlet gelirlerinin korunduğu mekandır. Yine bundan kasıt ve murat, mallardan Müslümanların müstahak olduğu tahsillere ve harcamalara has kılınan cihettir.

 Zira biz, -daha önce beyan ettiğimiz gibi- valiye; ordu, kadâ ve maliye olmaksızın “özel vali” olarak velayet verilmesini benimsiyoruz. Binaenaleyh bütün ordu için merkezî bir daire olur ki o “Cihat Emiri”dir. Yine bütün kadâ için merkezî bir daire olur ki o “Kadâ”dır. Keza bütün maliye için de merkezî bir daire olur ki işte o, “Beyt-ul Mâl”dir. Bundan ötürü “Beyt-ul Mâl”, devletin cihazlarından herhangi bir diğer cihazdan bağımsız bir cihazdır ve halife, devletin cihazlarından herhangi bir diğer cihazı takip ettiği gibi, onu da takip eder.

 Bunun yanı sıra Beyt-ul Mâl’ın doğrudan Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’e veya halifeye veya onun izniyle velayet verilenlere tabi olduğuna dair birçok sinerjik deliller vardır. Nitekim Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bazen malın muhafazasını bizatihi yerine getiriyordu ve kendisine ait bir hizânesi (saklama dolabı) vardı. Yine malın alımını, dağıtımını, yerine koyulmasını da bizatihi yapıyordu. Bazen de kendisinden başkasına bu işler için velayet veriyordu. Keza ardından gelen raşid halifeleri de kendisi gibi yapıyorlardı. Zira Beyt-ul Mâl işlerini ya bizatihi üstleniyorlardı ya da kendilerinden başkasına bu işler için niyabet veriyorlardı.

 Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] malı, ya mescide [Mescid-in Nebevî’ye] koyuyordu nitekim el-Buhari, Enes’ten şöyle dediğini rivayet etti:

«أُتِيَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وآله وسلم بِمَالٍ مِنَ الْبَحْرَيْنِ فَقَالَ: انْثُرُوهُ فِي الْمَسْجِدِ»

“Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’e Bahreyn’den bir mal geldi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Onu mescide serin.” ya zevcelerinin odalarından bir odaya koyuyordu nitekim el- Buhari, Ukbe’den şöyle dediğini rivayet etti:

»صَلَّيْتُ وَرَاءَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وآله وسلم بِالْمَدِينَةِ الْعَصْرَ، فَسَلَّمَ ثُمَّ قَامَ مُسْرِعًا، فَتَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ إِلَى بَعْضِ حُجَرِ نِسَائِهِ، فَفَزِعَ النَّاسُ مِنْ سُرْعَتِهِ، فَخَرَجَ عَلَيْهِمْ، فَرَأَى أَنَّهُمْ عَجِبُوا مِنْ سُرْعَتِهِ، فَقَالَ: ذَكَرْتُ شَـيْئًا مِنْ تِـبْرٍ عِنْدَنَا، فَكَرِهْتُ أَنْ يَحْبِسَنِي، فَأَمَرْتُ بِقِسْمَتِهِ«

Medine’de Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in arkasında ikindi salâhını kılmıştım. Selam verdi, sonra süratle ayağa kalkıp insanların omuzların üstünden aşarak hanımlarının bazı odalarına gitti. Onun süratinden insanlar ürktüler. (Bir süre sonra) yanlarına çıkageldi. Gördü ki onlar süratinden şaşakalmışlar. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Yanımda biraz altın olduğunu hatırladım. Beni alıkoymasını kerih gördüm ve (gidip) dağıtılmasını emrettim.ya da hizânesine koyuyordu nitekim Müslim, Ömer’den şöyle rivayet etti:

...»فَقُلْتُ لَهَا: أَيْنَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم؟ قَالَتْ: هُوَ فِي خِزَانَتِهِ فِي الْمَشْرُبَةِ ... فَنَظَرْتُ بِبَصَرِي فِي خِزَانَةِ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم فَإِذَا أَنَا بِقَبْضَةٍ مِنْ شَعِيرٍ نَحْوِ الصَّاعِ، وَمِثْلِهَا قَرَظًا فِي نَاحِيَةِ الْغُرْفَةِ وَإِذَا أَفِيقٌ مُعَلَّقٌ. قَالَ: فَابْتَدَرَتْ عَيْـنَايَ قَالَ: مَا يُبْكِيكَ يَا ابْنَ الْخَطَّابِ؟ قُلْتُ: يَا نَبِيَّ اللهِ، وَمَا لِي لاَ أَبْكِي وَهَذَا الْحَصِيرُ قَدْ أَثَّرَ فِي جَنْبِكَ، وَهَذِهِ خِزَانَتُكَ لا أَرَى فِيهَا إِلاَّ مَا أَرَى؟«…

“Ona dedim ki: “Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] nerede?” Dedi ki: “O, cumbadaki hizânesindedir…” Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in hizânesine gözüm ilişti. Bir de ne göreyim odanın bir köşesinde bir sa’ [bir ağırlık ölçüsü] kadar arpa vardı. Onun kadar da odanın diğer bir köşesinde karaz vardı. Bir de asılı efik vardı. Dedi ki: “(Bunları görünce) gözlerim yaşardı.” Dedi ki:“Seni ağlatan nedir, yâ İbn-ul Hattab?” Dedim ki: “Ey Allah’ın nebisi, nasıl ağlamayayım ki? İşte (üzerinde yattığınız) şu hasır, (vücudunuzun) yanına iz yapmış, işte şu hizânende de gördüklerimden başkasını görmüyorum…” Hadiste geçen  [ القَرَظُ ]“Karaz”, salkım ağacının yaprağı veya akasya ağacının sıkılan meyvesidir. [الأَفِيقُ] “Efîk” ise tabaklanmamış deridir. [Kamus-ul Muhît]

Raşid halifeler zamanında malların korunduğu mekan, Beyt-ul Mâl diye adlandırılır oldu. İbn-u Sa’d, et- Tabakât’ında Sehl İbn-u Hasme’den ve başkalarından şöyle zikretti:

»أن أبا بكر كان له بيت مال بالسنح ليس يحرسه أحد، فقيل له: ألا تجعل عليه من يحرسه؟ قال: عليه قفل. فكان يعطي ما فيه حتى يفرغ. فلما انتقل إلى المدينة، حوّله فجعله في داره«

“Eba Bekir’in es-Sanh’da kimsenin korumadığı bir Beyt-ul Mâl’ı vardı. Kendisine denildi ki: “Onu koruyacak birini koymaz mısın?” Dedi ki: “Üstünde kilit var.” Nitekim boşalıncaya kadar içindekileri veriyordu. Sonra Medine’ye intikal edince onu değiştirdi ve evine koydu.” Hinâd, ez-Zuhd’de, ceyyid isnad ile Enes’ten şöyle dediğini rivayet etti:

"جاء رجل إلى عمر فقال: يا أمير المؤمنين، احملني فإني أريد الجهاد، فقال عمر لرجل: خذ بيده فأدخله بيت المال يأخذ ما يشاء"

Bir adam Ömer’e gelip şöyle dedi: “Ey mminlerin Emîri! Beni yükle. Çünkü ben cihadı arzuluyorum.” Bunun üzerine Ömer bir adama şöyle dedi: “Onun elini tut ve onu Beyt-ul Mâl’a sok. Oradan dilediğini alsın…” el-Beyhaki, Sunen-i Kubra’da, -ki İbn-u Hacer sahihledi- Abdullah İbn-u Vedî’a’dan şöyle rivayet etti:

"كان سالم مولى أبي حذيفة مولى لامرأة منا يقال لها سلمى بنت يعار، أعتقته سائبة في الجاهلية، فلما أصيب باليمامة، أتي عمر بن الخطاب بميراثه، فدعا وديعة بن خذام فقال: هذا ميراث مولاكم وأنتم أحق به، فقال: يا أمير المؤمنين قد أغنانا الله عنه، قد أعتقته صاحبتنا سائبة، فلا نريد أن نندى من أمره شيئاً، أو قال نرزأ، فجعله عمر في بيت المال"

“Ebî Huzeyfe’nin mevlası (azatlı kölesi), Selmâ Bint-u Yu’âr denilen Minalı bir kadının mevlası idi. Sanıyorum o, cahiliyede sâibe (serbest bırakılmış) bir kadın idi. Yemame’de ona (mevlaya) ölüm isabet edince onun mirası Ömer İbn-ul Hattab’a getirildi. Vedî’a İbn-u Hazzâm’ı çağırdı ve dedi ki: “Bu sizin mevlanızın mirasıdır. Buna hak sahibi olan sizsiniz.” Dedi ki: “Ey Müminlerin Emîri! Allah bizi bunu muhtaç etmedi. [Sanırım (o kadın) sahibimiz sâibedir.] Dolayısıyla onun durumundan dolayı utanmak [veya üzülmek dedi] istemiyoruz.” Bunun üzerine Ömer o malı Beyt-ul Mâl’a ait kıldı.” el-Beyhaki ve ed-Dârimî, -ki İbn-u Hazm sahihledi- şöyle rivayet etti:

»أن سفيان بن عبد الله بن ربيعة الثقفي وجد عيبة، فأتى بها عمر بن الخطاب فقال: عرفها سنة، فإن عرفت فذاك، وإلا فهي لك، فلم تعرف. فلقيه بها القابل في الموسم فذكرها له، فقال عمر: هي لك، فإن رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم أمرنا بذلك. قال: لا حاجة لي فيها، فقبضها عمر فجعلها في بيت المال«

“Sufyân İbn-u Abdullah İbn-u Rabîa es-Sekafî, bir valiz buldu. Onu Ömer İbn-ul Hattab’a getirdi. Dedi ki: “Onu bir sene tanıt. Tanınırsa öyle yap (tanıyana ver.) Aksi takdirde senindir. ” Tanıyan çıkmadı. (Hac) mevsiminde (valiz) beraberinde iken onunla (Ömer ile) karşılaştı. Bunu ona (Ömer’e) hatırlattı. Ömer dedi ki: “O senindir. Zira Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bize böyle emretti.” Dedi ki: “Benim buna ihtiyacım yok.” Bunun üzerine Ömer onu alıp Beyt-ul Mâl’a koydu.” ed-Dârimî ve İbn-u Ebî Şeybe, Abdullah İbn-u Amr’dan şöyle dediğini rivayet etti:

"مات مولى على عهد عثمان ليس له وال، فأمر بماله فأدخل بيت المال"

“Bir mevla (azatlı köle) Osman zamanında öldü. Onun velisi (mirasçısı) yoktu. Bunun üzerine onun malının Beyt-ul Mâl’a konulmasını emretti.” İbn-u AbdilBerr, el-İstizkâr’da Enes İbn-u Sîrîn’de şöyle rivayet etti:

«أن علياً كان يقسم الأموال حتى يفرغ بيت المال، فيرش له، فيجلس فيه»

“Ali, Beyt-ul Mâl boşalıncaya kadar malları taksim ederdi. Sonra su serper ve içine otururdu.”

Bu, Beyt-ul Mâl’ın birinci manası, yani mekan olması açısından idi. İkincisi manasına, yani cihet olmasına gelince bunun nedeni, malın bazen bir mekanda tutulamamasıdır. Mesela; araziler, petrol ve doğalgaz kuyuları, maden rezervleri, zenginlerden alınıp -bir mekanda tutulmaksızınhak sahiplerine sarf edilen zekat malları gibi. “Beyt-ul Mâl’ı”, bazen cihet anlamında kullanıyorlardı ve bununla mekanın kastedilmesi imkansızdır. Nitekim el-Beyhaki es- Sunen’de, Ahmed el-Musned’de ve AbdurRezzak Musnaf’ında, Lâhık İbn-u Hamîd’den şöyle rivayet ettiler:

«وبعث ابن مسعود على القضاء وعلى بيت المال»

İbn-u Mesud’u Kadâ ve Beyt-ul Mâl üzerine (sorumlu olarak) gönderdi.” Ömer’in onu Beyt-ul Mâl üzerine kapı bekçisi olarak göndermiş olması mümkün değildir. Onu ancak tahsil ve infak bakımından göndermesi mümkündür. Bu manada İbn-ul Mubârak, ez- Zuhd’de el-Hasen’den rivayet etti ki Basra emirleri, Ebî Musa el-Eşari ile birlikte geldiklerinde, Ömer’den kendilerine yiyecek verilmesini emretmesini talep ettiler. Bunun üzerine konuşmasının sonunda onlara şöyle dedi:

"يا معشر الأمراء قد فرضت لكم من بيت المال شاتين وجريبين"

Ey emirler topluluğu! Size Beyt-ul Mâl’dan iki koyun ve iki ekilebilir arazi parçası (verilmesini) emrettim.” Bundan kasıt, cihettir.

 Beyt-ul Mâl’ın gelirlerinde ve harcamalarında tasarruf sahibi halifedir. Nitekim Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Osman’ın [Tebuk Seferine çıkan] el-Usra ordusu için verdiği teberruyu alıp odasına koymuştu. Ahmed, hasen-garip hadistir diyen et-Tirmizi ve ez-Zehebî’nin sahihleyip muvafakat ettiği rivayet ile el-Hakim, Abdurrahman İbn-u Semera’dan şöyle dediğini rivayet ettiler:

)جَاءَ عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانَ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وآله وسلم بِأَلْفِ دِينَارٍ فِي ثَوْبِهِ حِينَ جَهَّزَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وآله وسلم جَيْشَ الْعُسْرَةِ قَالَ فَصَـبَّهَا فِي حِجْرِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وآله وسلم فَجَعَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وآله وسلم يُقَلِّـبُهَا بِيَدِهِ وَيَقُولُ: «مَا ضَرَّ ابْنَ عَفَّانَ مَا عَمِلَ بَعْدَ الْيَوْمِ» يُرَدِّدُهَا مِرَارًا(

“Osman [RadiyAllahu Anh] Usra ordusunu teçhiz ederken Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’e bin (1.000) dinar ile geldi. Osman onları Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in odalarına boşalttı. Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] onları elleri ile evirip çevirerek şöyle diyordu: Bu günden sonra ne yaparsa Osman’a zarar vermez.” Bunu tekrar tekrar söyledi.” Bazen de dağıtımı bizatihi üstleniyordu. el-Buhari’deki Enes hadisinde şöyle geçti:

»أُتِيَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وآله وسلم بِمَالٍ مِنَ الْبَحْرَيْنِ فَقَالَ: انْثُرُوهُ فِي الْمَسْجِدِ ... فَلَمَّا قَضَى الصَّلاةَ جَاءَ فَجَلَسَ إِلَيْهِ، فَمَا كَانَ يَرَى أَحَدًا إِلاَّ أَعْطَاهُ ... فَمَا قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم وَثَمَّ مِنْهَا دِرْهَمٌ«

“Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’e Bahreyn’den bir mal geldi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Onu mescide serin…” Salâhı kılınca geldi ve (malın) yanına oturdu. Görüp de vermediği hiç kimse yoktu… Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] ayağa kalktığında bir dirhem kalmıştı.” Keza Ebu Bekir [RadiyAllahu Anh] Bahreyn’den gelen malın dağıtımını bizatihi üstlenmişti. el-Buhari, Cabir’den şöyle dediğini rivayet etti:

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم: «لَوْ قَدْ جَاءَنِي مَالُ الْبَحْرَيْنِ، لَقَدْ أَعْطَيـْتُكَ هَكَذَا وَهَكَذَا وَهَكَذَا»

“Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] dedi ki: “Bahreyn malı gelseydi, sana şöyle ve şöyle ve şöyle (yani üç kez) verirdim.” Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] vefat ettikten sonra Bahreyn malı geldi. Bahreyn malı gelince Ebu Bekir münadiye emretti. O da şöyle nida etti: “Her kimin Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in yanında bir borcu veya vaadi varsa bize gelsin.” Hemen geldim ve Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bana şöyle şöyle dediğini söyledim. Bunun üzerine bana üç (pay) verdi. Sufyân es-Sekafî’nin bulup bildirdiği valiz hakkında daha önce geçen hadiste şöyle geçmişti:

«فقبضها عمر فجعلها في بيت المال»

Bunun üzerine Ömer onu alıp Beyt-ul Mâl’a koydu.” eş-Şâfî, el-Umm’da rivayet etti ve şöyle dedi: “İlim ehlinden bir çoğu bize şöyle haber verdi: “Irak’ta toplananlar Ömer İbn-ul Hattab’a getirilince, Beyt-ul Mâl’ın sorumlusu ona dedi ki: “Ben onu Beyt-ul Mâl’a koyarım.” Dedi ki: “Hayır! Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki onu dağıtmadıkça beytin çatısı altında kalmayacaktır.” Sonra mescide konulmasını emretti. Üzerine deriden sergiler konuldu. Muhacirden ve Ensardan adamlar onu korudular. Ertesi gün sabah olunca Ömer beraberinde Abbas İbn-u Abdulmuttalip ve Abdurrahman İbn-u Avf olduğu halde, -onlardan biri onun elini tutarken veya o onlardan birinin elini tutarkençıkageldi. Onu gördüklerinde deriden sergileri üzerinden kaldırdılar ki o anda benzerini hiç görmediği bir manzara gördü. Gördü ki içerisinde altın, yakut, zebercet ve inciler parıldıyordu. Bunun üzerine ağladı. O ikisinden biri dedi ki: “Vallahi bugün ağlama günü değil bilakis şükür ve sürur günüdür.” Dedi ki: “Vallahi, ben senin düşündüğün gibi düşünmüyorum. Aralarında kötülük vukuu bulmadıkça, kesinlikle bir toplum içinde bu, bu kadar çoğalmaz.” Sonra kıbleye yönelip ellerini semaya kaldırdı ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım! Mustedric [Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde, kabiliyetsiz bir kimsenin çokça nimete kavuşan ve bu sebeple küfür ve isyana sapabilme tehlikesi ile kendisine azabın ve gazabın yavaş yavaş yaklaşması mümkün olan kimse] olmaktansa dana sığınırım. Muhakkak ki ben seni şöyle derken işitiyorum:

{سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ }

“Hiç bilmeyecekleri bir yerden onları istidrâc edeceğiz.” [A’râf 182] Sonra dedi ki: “Surâka İbn-u Ca’şem nerede?” Bunun üzerine ona getirildi. Onun kolları ince ve kıllı idi. Sonra kisrânın iki bileziğini verdi. Dedi ki: “Bunları tak!” O da taktı. Dedi ki: “Allahuekber de!” O da “Allahuekber!” dedi. Dedi ki: “Bu ikisini Kisrâ İbn-u Hurmuz’den sıyırıp alarak Beni Medlec’den bir Arabî olan Surâka İbn-u Ca’şem’e giydiren Allah’a hamdolsun, de!” O sırada asası ile (malları) karıştırmaya başladı ve şöyle dedi: “Bunu yerine getiren muhakkak emindir.” Bunun üzerine bir adam ona şöyle dedi: “Sana haber veriyorum ki sen Allah’ın eminisin. Senin Allah’a eda ettiğini, onlar da sana eda ediyorlar. O halde sen mutlu olursan, onlar da mutlu olur.” Ona “doğru söyledin” dedi ve sonra ayrıldı.” Yine ed-Dârimî’deki Abdullah İbn-u Amr hadisinde şöyle geçti:

«مات مولى على عهد عثمان ليس له وال، فأمر بماله فأدخل بيت المال»

Bir mevla (azatlı köle) Osman zamanında öldü. Onun velisi (mirasçısı) yoktu. Bunun üzerine onun malının Beyt-ul Mâl’a konulmasını emretti.” İbn-u Sîrîn’in el-İstirkâz’ındaki Enes hadisinde şöyle geçti:

«أن علياً كان يقسم الأموال حتى يفرغ بيت المال، فيرش له، فيجلس فيه»

Ali, Beyt-ul Mâl boşalıncaya kadar malları taksim ederdi. Sonra su serper ve içine otururdu.

 Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bazen de sahabesinden birine, dağıtım için velayet veriyor veya onu bazı mali işlerde görevlendiriyordu. el-Buhari’deki Ukbe hadisinde Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği geçti:

«ذَكَرْتُ شَـيْئًا مِنْ تِـبْرٍ عِنْدَنَا، فَكَرِهْتُ أَنْ يَحْبِسَنِي، فَأَمَرْتُ بِقِسْمَتِهِ»

“Bizde biraz altın olduğunu hatırladım. Beni alıkoymasını istemedim de dağıtılmasını emrettim.” Hâfız İbn-u Hacer el-Askalânî’nin, el-Munzirî’nin ve el-Heysemî’nin hasenlediği isnat ile İbn-u Şebe’de geçen İbn-u Şihâb hadisinde ise şöyle geçti:

»أَنَّ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم دَخَلَ خِزَانَةَ بِلاَلٍ الَّتِي يَضَعُ فِيهَا الصَّدَقَاتِ، فَوَجَدَ فِيهَا صُبْرَةً مِنْ تَمْرٍ، فَقَالَ: مَا هَذَا التَّمْرُ يَا بِلاَلُ؟ قَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، أَخَذْتُهَا لِنَوَائِبِكَ. قَالَ: أَفَأَمِنْتَ أَنْ تُصْبِحَ وَلَهَا فِي جَهَنَّمَ بُخَارٌ؟ أَنْفِقْ وَلاَ تَخْشَ مِنْ ذِي الْعَرْشِ إَقْلاَلاً أَوْ إِقْتَاراً«

 “Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Bilal’in sadakaları (zekatları) koyduğu hizânesine girdi. İçinde bir hurma yığını buldu ve şöyle dedi: “Bu hurma da nedir, ey Bilal?” Dedi ki: Yâ Resulullah! Felaketlerinize karşı (önlem olarak) almıştım.Dedi ki: Bunun için cehennem buharı olduğu halde sabahlayacağından emin mi oldun? Hemen infak et! Kısarak veya cimrilik ile arşın sahibi olan [Allah’tan] endişelenme!Yine bu hadiste şöyle geçti:

»إِنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ رضي الله عنه كَانَ يَلِي صَدَقَاتِ الإِبِلِ وَالْغَنَمِ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم وَكَانَ بِلاَلٌ رضي الله عنه يَلِي صَدَقَاتِ الثِّمَارِ، وَكَانَ مَحْمِيَّةُ بْنُ جُزْءٍ يَلِي الخُمْسَ«

Abdurrahman İbn-u Avf [RadiyAllahu Anh] Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] zamanında deve ve koyun zekatlarının başında idi. Bilal de semere zekatlarının başında idi. Muhmiyye İbn-u Cuzî ise beşte birinin [Resulullah ile ehlinin payı] başında idi.” halife de şöyle dedi:

وعلىنفقاته بلال

Ve harcamalarından Bilal (sorumlu idi.)” İbn-u Hıbban, es- Sahih’de Abdullah İbn-u Lahyi el-Hevzenî’den şöyle dediğini rivayet etti:

»لَقِيتُ بِلاَلاً مُؤَذِّنَ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم فَقُلْتُ: يَا بِلالُ، كَيْفَ كَانَتْ نَفَقَةُ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم؟ قَالَ: مَا كَانَ لَهُ مِنْ شَيْءٍ، وَكُنْتُ أَنَا الَّذِي أَلِي ذَلِكَ مُنْذُ بَعَثَهُ اللَّهُ حَـتَّى تُوُفِّيَ صلى الله عليه وآله وسلم، فَكَانَ إِذَا أَتَاهُ الإِنْسَانُ الْمُسْلِمُ فَرَآهُ عَارِياً يَأْمُرُنِي فَأَنْطَلِقُ فَأَسْـتَقْرِضُ فَأَشْـتَرِي الْبُرْدَةَ أَوْ النَمِرَةَ فَأَكْسُوهُ وَأُطْعِمُهُ«...

“Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in müezzini Bilal ile karşılaştım ve ona dedim ki: “Yâ Bilal! Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in nafakası nasıldı?” Dedi ki: “Onun bir şeyi yoktu ki! Allah’ın onu göndermesinden Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vefatına kadar buna (harcamalara) bakan ben idim. Kendisine Müslüman bir insan geldiğinde (fakirlikten) onu yarı çıplak olduğunu görünce bana emrederdi de harekete geçip borç isterdim. Sonra giyecek veya yiyecek satın alır, onu giydirir veya ona yedirirdim.” Müslim, Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in azatlı kölesi Ebî Râfî’den şöyle dediğini rivayet etti:

 »أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم اسْـتَسْلَفَ مِنْ رَجُلٍ بَكْرًا، فَقَدِمَتْ عَلَيْهِ إِبِلٌ مِنْ إِبِلِ الصَّدَقَةِ، فَأَمَرَ أَبَا رَافِعٍ أَنْ يَقْضِيَ الرَّجُلَ بَكْرَهُ، فَرَجَعَ إِلَيْهِ أَبُو رَافِعٍ فَقَالَ: لَمْ أَجِدْ فِيهَا إِلاَّ خِيَارًا رَبَاعِيًا، فَقَالَ: أَعْطِهِ إِيَّاهُ، إِنَّ خِيَارَ النَّاسِ أَحْسَـنُهُمْ قَضَاءً«

“Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bir adamdan genç bir deve ödünç almıştı. Sonra kendisine zekat develerinden develer geldi. Ebu Râfî’ dedi ki: “Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] adama genç devesini geri vermemi emretti.” Ebu Râfî kendisine geri döndü ve dedi ki: “Develer içinde dört yaşında seçkin bir erkek deveden başkasını bulamadım.” Bunun üzerine Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] şöyle dedi: “O halde onu ona ver. Zira insanların en hayırlısı borcunu en iyi şekilde ödeyendir.” Muttefekun aleyh olan İbn-u Abbas hadisinde şöyle geçti:

»قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وآله وسلم لِمُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ حِينَ بَعَثَهُ إِلَى الْيَمَنِ: ... فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لَكَ بِذَلِكَ، فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ فَـتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لَكَ بِذَلِكَ، فَإِيَّاكَ وَكَرَائِمَ أَمْوَالِهِمْ، وَاتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْـلُومِ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْـنَهُ وَبَيْنَ اللهِ حِجَابٌ«

“Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Muaz’ı Yemen’e gönderirken ona şöyle dedi: “…Eğer sana itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılan sadakayı [zekatı] farz kıldığını bildir. Eğer sana bunun için itaat ederlerse, (zekatlarını) al! Kaliteli mallarından sakın. Mazlumun duasından da sakın! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” Muslim, Ebî Hurayra’dan şöyle rivayet etti:

»بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم عُمَرَ عَلَى الصَّدَقَةِ«

Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Ömer’i sadaka [zekat] üzerine (görevli olarak) gönderdi.

Raşid halifeleri de Resulullah’ın yolundan gittiler. Nitekim kendilerinden başkalarını maliyede ve malî işlerde görevlendirdiler. İbn-u İshâk ve Halîfe rivayet ettiler ve dediler ki:

«وقد وَلَّى - أي أبو بكر - أبا عبيدة بن الجراح بيت المال، ثم وجهه إلى الشام»

Ebu Bekir, Ebâ Ubeyde İbn-ul Cerrâh ‘ı Beyt-ul Mâl’dan sorumlu kıldı, sonra onu Şam’a gönderdi.” Tercemet-i Muaykıb’da ez-Zehebî şöyle dedi:

«واستعمله أبو بكر وعمر على بيت المال»

Hem Ebu Bekir hem de Ömer onu, Beyt-ul Mâl’da görevlendirdi.” İbn-u Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye’de Abdullah İbn-u Zubeyr’den şöyle rivayet etti:

"أن رسـول الله صلى الله عليه وآله وسلم استكتب عبد الله بن الأرقم بن عبد يغوث وكان يجيب عنه الملوك وبلغ من أمانته أنه كان يأمره أن يكتب إلى بعض الملوك فيكتب ويختم على ما يقرأه لأمانته عنده وكتب لأبي بكر وجعل إليه بيت المال وأقره عليهما عمر بن الخطاب"

Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Abdullah İbnul Erkâm İbn-u Abdi Yeğus’a yazdırıyordu. Resulullah’tan krallara cevap veriyordu. Güvenilirliği, bazı krallara yazmasını emredecek derecedeydi. O yazıyordu ve ona olan güveninden ötürü okuduklarını Resulullah mühürlüyordu. Ebî Bekir için de yazıyordu. Ebu Bekir onu Beyt-ul Mâl’a tevdi etti. Ömer İbn-ul Hattab da Ebu Bekir’i bu ikisinde ikrar etti.İbn-u Sa’d, et-Tabakât’ta ve İbn-u Hacer, elİsâbe’de şöyle rivayet ettiler:

 أن عمر كان خازنه يسار بن نمير مولاه 

Ömer’in hâzini, azatlı kölesi Yesâr İbn-u Numeyr idi.” Ahmed, Musned’inde ve Abdurrezzak, el-Musnaf’ında Lâhık İbn-u Hamîd’in şöyle dediğini rivayet ettiler:

«وبعث ابن مسعود على القضاء وبيت المال»

İbn-u Mesud’u Kadâ ve Beyt-ul Mâl üzerine (sorumlu olarak) gönderdi.” Yani Kûfe’ye. Halîfe, Malik İbn-u Enes’ten, o da Zeyd İbn-u Eslem’den şöyle rivayet etti:

«أن عمر ولى عبد الله بن أرقم بيت المال»

Ömer, Abdullah İbn-u Erkam’a Beytul Mâl üzerine velayet verdi.” İbn-u Huzeyme, Sahih’inde Urve İbn-uz Zubeyr’den şöyle tahric etti:

«أن عبد الرحمن بن عبد القاري كان في عهد عمر بن الخطاب مع عبد الله بن الأرقم على بيت المال...»

Abdurrahman İbn-u Abdulkârî, Ömer İbn-ul Hattab zamanında Abdullah İbn-u Erkam ile birlikte Beyt-ul Mâl üzerinde (sorumlu) idiler.” İbn-u Hacer, el-Feth’de Abdullah İbn-u Mesud’un menkıbeleri bahsinde şöyle rivayet etti:

«وولي بيت المال في الكوفة لعمر وعثمان»

Ömer ve Osman tarafından Kûfe’deki Beyt-ul Mâl’ın velayeti verildi.” el-Cehşiyârî, el-Vuzerâ’ ve’l Kuttâb [Vezîrler ve Kâtipler] kitabında şöyle zikretti:

«وكان عبد الله بن أرقم ابن عبد يغوث أحد كتاب النبي صلى الله عليه وآله وسلم يتقلد له بيت المال»

Nebi’nin katiplerinden biri olan Abdullah İbn-u Erkam Abdu Yeğûs, Beyt-ul Mâl’a tayin edildi.” Yani Osman tarafından. el- Hakim, el-Mustedrak’ta ez-Zubeyr İbn-u Bekkâr’dan şöyle dedi:

»كان عبد الله بن الأرقم بن عبد يغوث على بيت المال في زمن عمر وصدراً من ولاية عثمان إلى أن توفي وكانت له صحبة«

Abdullah İbn-u Erkam Abdu Yeğûs, Ömer zamanında ve Osman’ın velayetinin başından vefat edinceye kadar Beyt-ul Mâl üzerinde (sorumlu) idi ve ona eşlik edenler vardı.” İbn-u AbdilBerr, el-İstiyâb’da şöyle dedi:

»كان زيد بن ثابت على بيت المال في خلافة عثمان، وكان لزيد عبد اسمه وهيب، فأبصره عثمان يعينهم في بيت المال، فقال: من هذا؟ فقال زيد: مملوك لي. فقال عثمان: أراه يعين المسلمين، وله الحق، وأنا أفرض له، ففرض له ألفين. فقال زيد: والله لا تفرض لعبد ألفين، ففرض له ألفاً«

“Zeyd İbn-u Sâbit, Osman’ın hilafetinde Beyt-ul Mâl’dan sorumlu idi. Zeyd’in, Vehîb isimli bir kölesi vardı. Beyt-ul Mâl’da kendilerine yardım ederken Osman onu gördü. Bunun üzerine “Bu kim?” dedi. Zeyd dedi ki: “Benim kölemdir.” Osman dedi ki: “Görüyorum ki Müslümanlara yardım ediyor. Onun da hakkı vardır. Ben de ona (ücret) tahsis ediyorum.” Böylece ona iki bin (2.000) tahsis etti. Bunun üzerine Zeyd dedi ki: “Vallahi, bir köle için iki bin tahsis edilmez.” O da bin (1.000) tahsis etti.” es-Sadefî, “Ma’rifet-u Ulemâ-i Mısr ve Men Dehalehâ min Ashabı Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]” [Mısır Âlimlerini ve Resulullah’ın Ashabından Oraya Gelenleri Tanıma] isimli kitabında şöyle zikretti:

«وسار أبو رافع بعد ذلك إلى علي بن أبي طالب، فولاه بيت مال الكوفة»

Ebu Râfi, ondan sonra Ali İbn-u Ebî Talip’in yanına geldi. O da kendisine Kûfe’deki Beyt-ul Mâl’ın velayetini verdi.” İbn-u Abdilberr, el-İstiyâb’da şöyle dedi:

«كان عبيد الله بن أبي رافع خازناً وكاتباً لعلي»

Ubeydullah İbn-u Ebî Râfî, Ali’nin hâzini ve katibi idi.” el-Aynî, Umdet-ul Kârî’de şöyle zikretti:

«أن عبد الله بن وهب السوائي كان عليّ يكرمه ويحبه ويثق به وجعله على بيت المال بالكوفة»

Ali, Abdullah İbn-u Veheb es-Sevâî’ye ikramda bulunuyor, onu seviyor ve ona güveniyordu. Sonra onu Kûfe’deki Beyt-ul Mâl üzerine (sorumlu) kıldı.” Ali [RadiyAllahu Anh] de Ziyâd’ı da Basra’da görevlendirdi. el-Cehşiyârî şöyle dedi:

«فلما سار عن البصرة استعمله على الخراج والديوان»

Basra’dan ayrılınca onu harac ile divanda görevlendirdi.

 Beyt-ul Mâl’ı iki kısma ayırmak mümkündür:

 Varidat [Gelirler] Kısmı: Üç divanı kapsar:

  • 1. Fey ve Harac Divanı: Ganimetleri, haracı, arazileri, cizyeyi, feyi ve vergileri kapsar.
  • 2. Genel Mülkiyet Divanı: Petrolü, doğalgazı, elektriği, madenleri, denizleri, nehirleri, gölleri, su kaynaklarını, ormanları, meraları ve özel koruma alanlarını kapsar.
  • 3. Sadakalar Divanı: Nakitlerin, ticaret mallarının, ziraî ürünlerin ve meyvelerin, develerin, sığırların ve koyunların zekatını kapsar.

 Nafakat [Giderler] Kısmı: Sekiz divanı kapsar:

  • 1. Dâr-ul Hilafet Divanı
  •  2. Devlet Maslahatları Divanı
  •  3. Ödenekler Divanı
  •  4. Cihat Divanı
  •  5. Sadaka Harcamaları Divanı
  •  6. Genel Mülkiyet Harcamaları Divanı
  •  7. Acil Durumlar Divanı
  •  8. Genel Bütçe – Genel Muhasebe – Genel Murakabe Dîvânı.

Anayasanın bazı maddeleri

Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 47: Tefvîz muavininin icrası ve halifenin tutumu.

Madde 47: Tefvîz muavini bir işi icra eder ve halife de bu işi tasdik ederse halifenin tasdik ettiği şekilde, eksiksiz ve fazlasız infaz etmelidir. Halife, muavine yaptırdığı işte karşı gelirse bakılır: Eğer itiraz, muavinin usulü veçhiyle yerine getirdiği bir hükümle veya yerine koyduğu bir malla ilgili ise muavinin icrası infaz edilir. Zira aslında bu icra, halifenin bir görüşüdür. Nitekim… Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 92: Mezâlim yargılaması

in Yargı
Madde 92: Mezâlim yargılamasında, Kadâ Meclisi şart olmadığı gibi davalının çağırılması ve bir davacının olması da şart değildir. Hiç kimse davacı olmasa bile Mezâlim Mahkemesi zulüm davalarına bakma hakkına sahiptir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 170: Eğitimde derslerin içeriği ve tedrisatın metodu.

Madde 170: Öğretimde izlenecek programın esasının İslami akide olması vaciptir. Derslerin içeriği ve tedrisatın metodu tümüyle öğretimde bu esastan ayrılmamak üzere konulur. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 147: Ne zaman vergi tahsil edilir

Madde 147: Şeriatın ümmete yapmasını vacip kıldığı bütün işleri yerine getirmek için Beyt-ul Mâl’da mal yoksa bu vacip, ümmete intikal eder. Bu takdirde ümmete vergi koymak suretiyle işleri imkan dahilinde yoluna sokmak devletin hakkıdır. Şeriatın ümmete vacip kılmadığı; mahkemeler, daireler veya herhangi bir maslahatın gerçekleştirilmesi için konan resmî harçlar gibi şeylerden dolayı devletin… Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 103: Medya organı dairesi.

Madde 103: Medya organı; dahilde kötülüğü uzaklaştıran ve güzelliği barizleştiren kaynaşmış ve güçlü bir İslami toplum inşa etmek için, hariçte ise İslam’ın azametini ve adlini, ordusunun kuvvetini, beşerî nizamın fesadını, zulmünü ve ordularının vehnini gösterir bir şekilde İslam’ı barışta ve savaşta öne çıkarmak ve İslam’ın ve Müslümanların maslahatına hizmet etmek üzere, devletin medya… Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 96: Devlet ve Insanların [maslahatlarının] idaresi

Madde 96: Devlet işlerinin ve insanların işlerinin [maslahatlarının] idaresinden; Maslahatlar Bölümü, Daireler Bölümü ve İdareler Bölümü mesuldür. Bu üç bölüm, devlet işlerini kalkındırmak ve insanların maslahatlarını gerçekleştirmek için çalışırlar. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 146: Vergiler

Madde-146: Müslümanlardan, Beyt-ul Mâl masraflarını karşılamak için şeriatın alınmasını caiz gördüğü vergi alınır. Şu şartla ki marufa göre mal sahibine bırakılması gereken ihtiyaçlardan fazla bulunan kısımlardan alınmalı ve bunun, devletin ihtiyaçlarını gidermeye yetip yetmediği gözetilmelidir. Devamını oku