nusr-halifet-70-575-png8

Hilafet Devleti Anayasası Android apps olarak

Yönetim Nizâm´ı

Madde 17: Yönetim ve İdare

Madde 17: Yönetim merkezîdir. İdare ise merkezî değildir.

Madde 17: Yönetim merkezîdir. İdare ise merkezî değildir.

Bu madde yönetim ile idarenin arasını ayırmak için konulmuştur. Bunların arasını ayırmak ise şu iki yönde ortaya çıkar: Her birinin vakıasında ve Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in yöneticileri görevlendirme ve memurları atama amellerinde. Her birinin vakıasına gelince; yönetim, mulk ve sultan aynı manadadır ki o, hükümleri infaz eden sulta/otoritedir. Kamus-ul el-Muhît’te şöyle geçmiştir: “Mulûke-mulk; azamet ve sultan aynı anlamdadırlar.” Başka bir yerde şöyle geçmiştir: “Sultan, melikin hücceti ve kudreti demektir.” Üçüncü bir yerde ise şöyle geçmiştir: “[ الحكم] “el-hükm” [ القضاء] “kaza” demektir. Çoğulu, [ أحكام] “ahkâm”dır. [ الحاكم] “hakim” hükmü yerine getirendir.” Bu da hüküm, yargının kullandığı dil ve yönetici, yönetimi infaz edenin kullandığı dil demektir. Bu maddedeki yönetimden maksat, hükümleri infaz etmek, yani mulk, sultan ve mulkün kudreti anlamında ıstılahî olarak yönetim demektir. Veya başka bir deyişle yönetim, Şeriatın Aleyhi’s Salâtu ve’s Selam’ın şu kavli ile Müslümanlara vacip kıldığı imâratın/emirliğin işidir:

 «وَلا يَحِلُّ لِثَلاثَةِ نَفَرٍ يَكُونُونَ بِأَرْضِ فَلاةٍ إِلاَّ أَمَّرُوا عَلَيْهِمْ أَحَدَهُمْ»«İçlerinden birini kendilerine emir seçmedikleri müddetçe, üç kişinin bir vadide olması helal değildir.»[Ahmed, Abdullah İbn-u Amr kanalıyla tahric etti] İmâratın bu işi ise zulümleri defetmek ve husumetleri fasletmek için kullanılan otoritedir. Veya başka bir deyişle yönetim, Allahuteala’nın şu kavlinde geçen velâyet-ul emrdir:

( أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ ) “Allah’a itaat edin! Resule ve sizden olan ulul-emre de itaat edin!” [en-Nîsâ 59] Ve şu kavlindeki: (وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُولِي الْأَمْرِ مِنْهُمْ ) “Halbuki onu Resule ve kendilerinden olan ulul-emre götürmüş olslardı...” [en-Nisâ 83] Dolayısıyla velâyet-ul emr, fiilen işlerin güdülmesini üstlenmektir. Yönetimin vakıası işte budur. Buna göre velâyet-ul emr, imârat, mulk ve sultan, yönetimdir bunların dışındakiler ise idaredir. Binaenaleyh halife ile onun valiler ve amillerinden olan emirlerinin şer’i hükümler ile yargı hükümlerini infaz ederek insanların işlerini gütmeleri yönetimdir. Bu kişilerin veya onların yada halifenin atadığı insanların yaptıkları bunların dışındaki şeyler ise idaredir. Böylece yönetim ile idare arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Şâri, bu vakıasıyla yönetimi, ümmetin seçtiği halifeye veya ümmetin seçtiği emire vermiştir. Dolayısıyla ümmetin, emiri seçmesi veya halifeye biat etmesiyle halife veya emir, yönetimde salahiyet/yetki sahibi olur. Yani yönetim, bu halifeye veya şu emire ait olur ve yönetimin başkasına ait olması ancak ümmetin ona vermesiile mümkündür. Bundan dolayı yönetim merkezîdir. Yani yönetim, ümmetin olup onu halife yada emirin şahsına veren bizzat odur. Biat veya seçme, yani seçim yoluyla yönetimi halifeye vermesiyle yönetim ona ait olur. Bu durumda ümmet, yönetim salahiyetini dilediği kimseye verir ve bir başkasının yönetim salahiyetine sahip olması ancak ümmetin ona bunu vermesi ile mümkündür. Böylece bizzat yönetime sahip olması bakımından yönetim salahiyetinin ümmetin seçtiği kimseye hasredilmesinden ötürü yönetimin merkezî olduğu ortaya çıkmaktadır. Halifeden başkası ise bizzat yönetime sahip olamaz. Başkasının yönetimi alması ancak halifenin yer, zaman ve olaya göre sınırlı olarak ona vermesiyle olur. Buna göre yönetimin vakıası, onun merkezî olduğunu ve merkezî olmasına bağlı kalınılması gerektiğini gösterir. Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in amellerine gelince; Aleyhi’s Salâtu ve’s Selam, valileri vilayetlere gönderir, onlara şer’i hükümleri insanlara infaz etmelerini emreder ve hükümleri infaz etmeleri için değil işleri yapmaları için memurlar atardı. Mesela valiler atar, onlara hükümleri infaz etme hakkı verir, onlar için infaz vesilelerini ve üsluplarını belirlemez, bunları onlara terk eder, bazılarına şer’i hükümlerin infaz vesilelerini veya üsluplarını değil de şer’i hükümleri içeren mektuplar yazar ve bazılarına da Allah’ın şeriatını infaz etmelerini emrederdi. Mesela Amr İbn-u Hazm’ı vali olarak atamış ve ona bir mektup yazmış, Muaz İbn-u Cebel’i vali olarak atamış, ona nasıl hükmedeceğini sormuş ve onu görüşünde ikrar etmiş ve Attab İbn-u Useyd’i Allah’ın Şeriatını infaz etmesi için atamıştır. Vali olarak atanan kimse infaz etmenin kendi salahiyetlerinden olduğunu görüyordu. Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: «أَنَّ عِمْرَانَ بْنَ الْحُصَيْنِ اسْـتُعْمِلَ عَلَى الصَّدَقَةِ، فَلَمَّا رَجَعَ قِيلَ لَهُ: أَيْنَ الْمَالُ؟ قَالَ: وَلِلْمَالِ أَرْسَلْتَنِي؟ أَخَذْنَاهُ مِنْ حَيْثُ كُنَّا نَأْخُذُهُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم وَوَضَعْنَاهُ حَيْثُ كُنَّا نَضَعُهُ» “ «İmrân İbn-u Husayn, zekat âmili olarak görevlendirilmişti. Döndüğünde ona denildi ki: “Mal nerede?” Dedi ki: “Beni mal için mi gönderdin? Biz onu Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Selllem]’in döneminde aldığımız gibi aldık ve koyacağımız yere koyduk.» [İbn-u Mâce ve el-Hakim sahihleyip rivayet ettiler] Bunun aksine memurların görevleri belirlenir ve kendilerinden talep edilen şeyleri yaparlar. Mesela Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Yahudilere eksperlik yapması, yani
olgunlaşmadan önce ağacın üzerindeki meyveleri takdir etmesi için Abdullah İbn-u Revaha’yı eksper olarak atamıştır. Nitekim Ahmed, sahih bir isnad ile Cabir İbn-u Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Allah [Azze ve Celle], Hayber’i Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’e ganimet olarak verdi. Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] de onları olduğu gibi ikrar etti ve Hayber’in (arazilerini ekmeleri karşılığında) mahsullerini kendisi ile onlar arasında paylaştırdı. Ardından Abdullah İbn-u Revaha’yı gönderdi ve onların başında Hayber’in eksperiydi. Ardından onlara dedi ki: “Ey Yahudiler topluluğu! Sizler, bana yaratılmışların en sevimsizisiniz ki siz, Allah [Azze ve Celle]’nin nebilerini öldürdünüz ve Allah’a yalan söylediniz. Size olan kinim, beni size karşı adaletsizliğe sevketmeyecektir. Yirmi bin vask hurma takdir ettim. İsterseniz sizin olsun istemezseniz benim olsun.” Dediler ki: “Arz ve semâvatı ayakta tutan işte bu (adalettir).
Biz aldık sen onu bizden düş.” Keza zekatı toplamaları için âmiller gönderirdi. Onlar da zekatı toplayarak Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’e getirirler ve onlara ücretlerini verirdi. Nitekim Busr İbn-us Said’den o da İbn-u’s Saidî el-Mâlikî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ömer İbn-ul Hattab, beni zekat âmili olarak görevlendirdi. Toplayıp ona teslim edince bana ücret almamı emretti. Bunun üzerine dedim ki: “Ben bunu Allah için yaptım ücretim Allah’a aittir.” Ömer dedi ki: “Sana verdiğimi al. Zira ben de Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] döneminde âmil olarak görevlendirilmiştim. Bana da bir ücret teklif etmiş ve ben de senin gibi söylemiştim de Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bana şöyle demişti: «إِذَا أُعْطِيتَ شَيْئًا مِنْ غَيْرِ أَنْ تَسْأَلَ فَكُلْ وَتَصَدَّقْ» “«Sana istemeden bir şey verildiğinde onu ye ve ondan tasadduk et.» Muslim tahric etti] Dolayısıyla İmrân İbn-u Husayn bir yöneticidir ki topladığı zekatın kendisinden istenmesini garipsemiştir. Zira Allah’ın hükmünü infaz etmiş ve Resulullah’ın kendisini atadığında yaptığı gibi zekatı müstahak olanlara vermiştir. Ancak Bisr İbn-u Said bir memurdur ki zekat toplamakla görevlendirilmesi işini yapmış ve şeri hükümleri infaz etmemiştir. Böylece yöneticilerin işleri ile memurların işleri arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Zira yöneticinin işi, şeriatı infaz etmek, yani yönetim, mulk ve sultandır. Memurun işi ise işleri yapmaktır hükümleri infaz etmek değildir. Zira bunlar yönetimden değildir idaredendir. Böylece bizzat yöneticinin işleri arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır. Zira bunlardan bir kısmı yönetimdir. Bu ise şer’i hükümleri ve yargı hükümlerini infaz etmektir ve atanmasına göre yönetim salahiyetine sahip olan bir kimse atanmadıkça hiçbir kimse bunlarda salahiyete sahip olamaz. Bir kısmı da infazın gerçekleşimine erişmek için kullanılan üsluplar ile vesilelerdir ki bunlar idareden olup yönetici açısından bunların belirlenmesine ve kendisini atayan kimseye müracaat etmesine gerek yoktur. Bilakis yönetici olarak atanması kendisi için uygun gördüğü üslupları ve dilediği vesileleri kullanma salahiyeti vermektedir. Şayet kendisini atayan kimse muayyen üsluplar ve vesileler belirlemişse o zaman kendisi için belirlenen şeylere bağlı kalır. Yani ona idarî işleri yapma salahiyeti veren şey yönetici olarak atanmasıdır. Ancak yönetim salahiyetine sahip kimseden sadır olan idarî düzenlemeler varsa bu durumda bu düzenlemelere bağlı kalır. Bundan da ortaya çıkmaktadır ki yönetimin merkezî olmasının manası şudur: Otorite ile kaim olmaya, yani şeriatı infaz etmeye ümmetin bunu kendisine verdiği kimseden başkası zati olarak sahip olamaz. Dolayısıyla o, bununla sınırlıdır ve bunun kendisine verildiği herkes buna sahiptir. İdarenin merkezî olmamasının manası ise atanan yöneticinin, idarî işlerde kendisini atayan kimseye müracaat etmeden bunları uygun gördüğü şekilde yapması demektir. Bu da şer’i nasslarda varit olduğu üzere yönetimin vakıasından ve Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in yöneticileri atarkenki amelinden sabittir. Bu maddenin delili işte budur.

 

المادة 17: يكون الحكم مركزياً والإدارة لا مركزية.

 المادة 17: يكون الحكم مركزياً والإدارة لا مركزية.

وقد وضعت هذه المادة للتفريق بين الحكم والإدارة. والتفريق بينهما يظهر في ناحيتين في واقع كل منهما، وفي أعمال الرسول صلى الله عليه وآله وسلم في توليته الحكام وفي تعيينه الموظفين:

 أما واقع كل منهما فإن الحكم والملك والسلطان بمعنى واحد، وهو السلطة التي تنفذ الأحكام. قال في القاموس المحيط: "أقر بالملوكة بالضم بالملك والملك بالضم ويؤنث والعظمة والسلطان" وقال في موضع آخر: "والسلطان الحجة وقدرة الملك" وقال في موضع ثالث: "الحكم بالضم: القضاء جمعه أحكام وقد حكم عليه بالأمر حكماً وحكومة وبينهم كذلك والحاكم منفذ الحكم". وهذا يعني أن الحكم لغة القضاء، والحاكم لغة منفذ الحكم،والمراد من الحكم في هذه المادة هو الحكم اصطلاحاًبمعنى تنفيذ الأحكام أي الملك والسلطان وقدرة الملك. أو بتعبير آخر الحكم هو عمل الإمارة التي أوجبها الشرع على المسلمينبقوله عليه الصلاة والسلام: «وَلا يَحِلُّ لِثَلاثَةِ نَفَرٍ يَكُونُونَ بِأَرْضِ فَلاةٍ إِلاَّ أَمَّرُوا عَلَيْهِمْ أَحَدَهُمْ»أخرجه أحمد من طريق عبد الله بن عمرو، وعمل الإمارة هذا هو السلطة التي تستعمل لدفع التظالم وفصل التخاصم. أو بعبارة أخرى الحكم هو ولاية الأمر الواردة فيقوله تعالى: ( أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ ) [النساء 59] وفيقوله تعالى: ( وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُولِي الْأَمْرِ مِنْهُمْ )[النساء 83] وهي مباشرة رعاية الشؤون بالفعل. هذا هو واقع الحكم.وعلى ذلك تكون ولاية الأمر والإمارة والملك والسلطان هي الحكم وما عداها فهو الإدارة. وعليه فإن ما يقوم به الخليفة وأمراؤه من ولاة وعمال من رعاية شؤون الناس بتنفيذ أحكام الشرع وتنفيذ أحكام القضاة هو الحكم. وما عداه مما يقوم به هؤلاء أو غيرهم ممن يعينونه من الناس أو يعينه الخليفة هو الإدارة. وبذلك يبرز الفرق بين الحكم والإدارة.وقد جعل الشارع هذا الحكم بهذا الواقع للخليفة تنتخبه الأمة أو للأمير تختاره الأمة، فباختيار الأمة للأمير أو ببيعتها للخليفة صار الخليفة أو صار الأمير صاحب الصلاحية في الحكم، أي صار الحكم لهذا الخليفة أو ذاك الأمير، ولا يكون لغيره إلا إذا أعطاه إياه هو، ومن هنا كان الحكم مركزياً. أي أن الحكم للأمة تعطيه هي لشخص خليفة كان أو أميراً، وبإعطائها إياه بالبيعة أو الاختيار أي الانتخاب صار الحكم له، وهو حينئذ يعطي صلاحية الحكم لمن يشاء وليس لغيره صلاحية الحكم إلا إذا أعطاه إياها. وبهذا تبرز مركزية الحكم بأنها حصر صلاحية الحكم فيمن اختارته الأمة حيث يكون هو المتمتع بالحكم ذاتياً. أما غيره فلا يتمتع بالحكم ذاتياً، وإنما يأخذه بإعطاء غيره له محدداً بحسب هذا الإعطاء بالمكان والزمان والحادثة. وعلى ذلك فإن واقع الحكم يدل على أنه مركزي ويلزم بمركزيته.

وأما أعمال الرسول صلى الله عليه وآله وسلم فإنه عليه الصلاة والسلام أرسل الولاة إلى الولايات وكان يأمرهم أن ينفذوا أحكام الشرع على الناس، وعيّن الموظفين ليقوموا بالأعمال لا لينفذوا الأحكام، فمثلاً عيّن ولاة وجعل لهم حق تنفيذ الأحكام، ولم يحدد لهم وسائل وأساليب التنفيذ، وإنما تركها لهم، وبعضهم كان يكتب له كتاباً يضمنه أحكام الشرع لا وسائل تنفيذها أو أساليب التنفيذ، وبعضهم كان يأمره أن ينفذ شرع الله. فقد عين عمرو بن حزم والياً وكتب له كتاباً، وعيّن معاذ بن جبل وسأله كيف تحكم وأقره على رأيه، وعيّن عتاب بن أسيد والياً لينفذ شرع الله. وكان الذي يعين والياً يرى من صلاحياته أن ينفذ، روي«أَنَّ عِمْرَانَ بْنَ الْحُصَيْنِ اسْـتُعْمِلَ عَلَى الصَّدَقَةِ، فَلَمَّا رَجَعَ قِيلَ لَهُ: أَيْنَ الْمَالُ؟ قَالَ: وَلِلْمَالِ أَرْسَلْتَنِي؟ أَخَذْنَاهُ مِنْ حَيْثُ كُنَّا نَأْخُذُهُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم وَوَضَعْنَاهُ حَيْثُ كُنَّا نَضَعُهُ» رواه ابن ماجه والحاكم وصححه. وهذا بخلاف الموظفين فإنهم تحدد لهم وظائفهم ويقومون بما طلب منهم. فمثلاً عيّن رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم عبد الله بن رواحة خارصاً يخرص على اليهود أي يقدر الثمر وهي على أصولها قبل أن يُجَدّ، روى أحمد بإسناد صحيح عن جابر بن عبد الله قال: أفاء الله عز وجل خيبر على رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم. فأقرهم رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم كما كانوا، وجعلها بينه وبينهم، فبعث عبد الله بن رواحة فخرصها عليهم ثم قال لهم: يا معشر اليهود أنتم أبغض الخلق إلي، قتلتم أنبياء الله عز وجل، وكذبتم على الله، وليس يحملني بغضي إياكم على أن أحيف عليكم. قد خرصت عشرين ألف وسق من تمر فإن شئتم فلكم وإن أبيتم فلي. فقالوا: بهذا قامت السماوات والأرض قد أخذنا فاخرجوا عنا. وكان يبعث العمال يجبون الزكاة فيجمعونها ويحضرونها للرسول صلى الله عليه وآله وسلم وكان يعطيهم أجرهم: «عَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ عَنِ ابْنِ السَّاعِدِيِّ الْمَالِكِيِّ أَنَّهُ قَالَ: اسْتَعْمَلَنِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رضي الله عنه عَلَى الصَّدَقَةِ، فَلَمَّا فَرَغْتُ مِنْهَا وَأَدَّيْتُهَا إِلَيْهِ أَمَرَ لِي بِعُمَالَةٍ، فَقُلْتُ: إِنَّمَا عَمِلْتُ لِلَّهِ وَأَجْرِي عَلَى اللَّهِ، فَقَالَ: خُذْ مَا أُعْطِيتَ، فَإِنِّي عَمِلْتُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم فَعَمَّلَنِي، فَقُلْتُ مِثْلَ قَوْلِكَ، فَقَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وآله وسلم: إِذَا أُعْطِيتَ شَيْئًا مِنْ غَيْرِ أَنْ تَسْأَلَ فَكُلْ وَتَصَدَّقْ» أخرجه مسلم. فعمران بن حصين حاكم استهجن أن تطلب منه الزكاة التي جمعها، فقد نفذ حكم الله وأعطاها لمستحقيها كما كان يفعل حين كان يعيّنه رسول الله، ولكن بسر بن سعيد موظف قام بما وكل إليه من جمع الزكاة، ولم يقم بتنفيذ أحكام الشرع.

وبهذا يظهر الفرق بين أعمال الحاكم وبين أعمال الموظف. فأعمال الحاكم تنفيذ للشرع، أي حكم وملك وسلطان. وأعمال الموظف قيام بأعمال لا تنفيذ أحكام فهي ليست من الحكم، وإنما هي من الإدارة، وبهذا أيضاً يظهر الفرق بين أعمال الحاكم نفسه، فإن منها ما هو حكم وهو تنفيذ أحكام الشرع، وتنفيذ أحكام القضاة، وهذه لا يملك أحد صلاحية فيها إلا إذا عينه من له صلاحية الحكم حسب تعيينه. ومنها ما هو أساليب ووسائل تستعمل للوصول إلى تحقيق التنفيذ، وهذه من الإدارة، وهي بالنسبة للحاكم لا تحتاج إلى تعيين، ولا تحتاج إلى الرجوع إلى من عينه، بل إن تعيينه حاكماً يعطيه صلاحية استعمال الوسائل التي يراها، والأساليب التي يشاؤها، ما لم يعين له من عينه أساليب معينة، ووسائل معينة، فحينئذ يلتزم بما عينه له. أي تعيينه حاكماً يعطيه صلاحية القيام بالأعمال الإدارية ما لم تكن هناك أنظمة إدارية صادرة عمن له صلاحية الحكم، فحينئذ يتبع هذه الأنظمة.

ومن هذا يتبين أنمعنى الحكم مركزي: هو أن القيام بالسلطة أي بتنفيذ الشرع لا يملكه أحد ذاتياً إلا من أعطته إياه الأمة، فهو محصور به، ويملكه كل من يعطيه إياه.ومعنى الإدارة لا مركزيةهو أن الحاكم الذي يعينه لا يرجع إلى من عينه في الأمور الإدارية، وإنما يقوم بها حسب ما يرى. وذلك ثابت من واقع الحكم كما ورد في النصوص الشرعية، ومن عمل الرسول صلى الله عليه وآله وسلم في تعيينه الحكام. وهذا هو دليل هذه المادة.

Anayasanın bazı maddeleri

Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 37: Halifenin benimseme kaynağı.

in Halife
Madde 37: Halife, benimsemede şer-i hükümler ile mukayyettir. Şer-i delillerden sahih istinbat edilmeyen bir hükmü benimsemesi haramdır. Yine benimsediği hükümler ve hüküm istinbat metodu ile de mukayyettir. Dolayısıyla benimsediği istinbat metoduna aykırı istinbat edilmiş bir hükmü benimsemesi ve benimsediği hükümlere aykırı bir emir vermesi de caiz değildir. Devamını oku
anayasa

Madde 11: Devlet’in asli işi

Madde 11: İslami Devlet’in asli işi; İslami daveti taşımaktır. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 157: Devlet, tedavülde eşit davranir.

Madde 157: Devlet, malın tüm tebaa arasında tedavül etmesi için çalışır ve yalnızca belirli bir zümre arasında tedavül etmesine engel olur. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 171: Eğitim Politikası ve müfredatın temelleri.

Madde 171: Öğretim siyaseti; İslami akliyet ve İslami nefsiyet oluşturmaktır. Bu siyasete göre verilecek bütün ders müfredatı belirlenmelidir. Madde 172: Öğretimin gayesi; İslami şahsiyeti oluşturmak ve insanları, hayatın işlerine ilişkin ilimler ve bilgiler ile donatmaktır. Öğretim yöntemleri de bu gayeyi gerçekleştirecek şekilde olur. Bu gayeye götürmeyen ve bu gayenin dışına çıkan her yöntem… Devamını oku
anayasa

Madde 8: Devletin Dili

Madde 8: Arapça, İslam’ın tek dilidir ve devletin kullanacağı tek dildir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 49: Tenfîz muavininin işi.

Madde 49: Halife tenfîz için bir muavin tayin eder. Tenfîz muavininin işi; yönetimden değil idarî işlerdendir. Dairesi de dahilî ve haricî cihetler için halifeden sadır olan hususları infaz eden ve bu cihetlerden gelenleri halifeye ulaştıran bir cihazdır. Aşağıdaki işlerde halifeden aldığını diğerlerine, diğerlerinden aldığını da halifeye ulaştıran, halife ile diğerleri arasında bir vasıtadır: a.… Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 70: İç Güvenlik Dairesi

Madde 70: İç Güvenlik Dairesi, güvenlik ile ilgili her şeyin idaresi ve iç güvenliği tehdit eden her şeyin engellenmesi ile ilgilenir. Beldelerdeki güvenliği polis vasıtasıyla muhafaza eder. Halifeden bir emir olmaksızın ordudan destek istemez. Bu dairenin başkanı “İç Güvenlik Müdürü” olarak adlandırılır. Bu dairenin vilayetlerde “İç Güvenlik İdareleri” isimli şubeleri vardır. Vilayetteki… Devamını oku