nusr-halifet-70-575-png8

Hilafet Devleti Anayasası Android apps olarak

Genel Hükümler

Madde 8: Devletin Dili

Madde-8: Arapça, İslam’ın tek dilidir ve devletin kullanacağı tek dildir.

 

Madde-8: Arapça, İslam’ın tek dilidir ve devletin kullanacağı tek dildir.

Bu maddenin delili; tüm insanlar Kuran-il Kerim ile muhatap olmasına rağmen Allahuteala şöyle buyurmuştur:

 ))وَلَقَدْصَرَّفْنَالِلنَّاسِفِيهَذَاالْقُرْآَنِ((

“Muhakkak ki Biz, bu Kuran’da insanlara her türlü misali gösterdik.” [el-İsrâ 89] Ve şöyle buyurmuştur:

 )) وَلَقَدْضَرَبْنَالِلنَّاسِفِيهَذَاالْقُرْآَنِ((

“Muhakkak ki biz, bu Kuran’da insanlara örnekler gösterdik.” [er-Rum 58] Allah, Kuran’ı Arapça diliyle indirdi ve onu Arapça Kuran kıldı.

 Allahuteala şöyle buyurmuştur:

 (قُرْآَنًا عَرَبِيًّا)

“Arapça bir Kuran” [Yusuf 2] Ve şöyle buyurmuştur:

 (بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ)

“Arap lisanı ile” [eş-Şuarâ 195] Buradan da Kuran’ın tek dili olmasından dolayı Arapça dili İslam’ın tek dilidir. Ve çünkü Kuran, Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in mucizesidir ve Kuran’ın icazı, ancak onun bu Arapça lafzıyla ifade edilmesindedir, yani lafzın ve üslubun Arapça olmasındadır. Her ne kadar icaz, biri diğerinden ayrılmaz şekilde lafız ve mana ile birlikte olsa da manadaki icazından maksat getirdiği manalar ve mevzuular değildir. Zira sünnet, bu manaları ve mevzuları getirmesine rağmen bir mucize değildir. Kuran’ın manadaki icazı ancak mananın bu lafız ve üslup ile ifade edilmiş olması halidir. Dolayısıyla mucize olan bu mananın bu lafız ve üslupla ifade edilmesidir. Dolayısıyla da icaz, ancak manayı Arapça üslupla ifade eden Arapça lafızda olmaktadır. Yani insanların Allahuteala’nın:

((وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء ))

“(Anlaşma yaptığın) bir kavmin hıyanetinden korkarsan, sen de (onlar ile yaptığın anlaşmayı) aynı şekilde onlara at (iptal et)!” [el-Enfâl 58] kavlinin bir benzerini getirememeleri onlar için bir mucizedir demektir. O halde Kuran’ın icazı bu kalıbın bu üslupla ortaya koyduğu manaları bu lafızlarla ifade etmesi ihtişamından gelmektedir. Dolayısıyla mucize olan bu manaları ortaya koyan lafzın ve üslubun Arapça oluşudur. Dolayısıyla da Kuran’ın icazı, Arapça olmasına münhasırdır. Zira hem icazda aslolan hem de onun bir benzerini getirmeleri için meydan okumanın mahalli Arapça oluşudur. Zira Kuran’ın Arapça olması, ondan ayrılmaz onun cevheri bir parçası olup Kuran olması ancak onunla mümkündür. Bunun içindir ki Kuran’ın tercümesi caiz değildir. Çünkü değiştirildiğinde nazmının dışına çıkılmış olur ki bu durumda ne Kuran ne de onun bir benzeri olur. Bu ancak onun tefsiri olur. Eğer Kuran’ın tefsiri onun bir benzeri olmuş olsaydı insanlara onun bir benzerini getirmeleri için meydan okuduğunda bunu yapmaktan aciz kalmazlardı. Sonra Allah’ın,

 ))قُرْآَنًا عَرَبِيًّا((

“Arapça Kuran” kavlinin manası, Arapça olmazsa Kuran olarak isimlendirilmez demektir. Ayrıca sonra bizler, onun lafzıyla ibadet etmekteyiz. Zira salâh, Kuran’dan başkasıyla sahih olmaz. Çünkü Allahuteala, şöyle buyurmuştur:

 ))فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ((

“Kuran'dan kolayınıza geleni okuyun.” [el-Müzemmil 20] Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur:

 ))لاَ صَلاَةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ((

“Fatiha-tul kitabı (Fatiha suresini) okumayan kimse için salâh yoktur.” [Ubade kanalıyla muttefekun aleyh] Bunun içindir ki Arapça dili, İslam’ın cevheri bir cüzüdür. Allahuteala’nın şu kavline gelince:

 ))وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآَنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ((

“Kendisi ile sizi ve ona ulaşan herkesi uyarmam için bu Kuran bana vahiy olundu.” [el-Enam 19] Bundan maksat, sizleri Kuran’dakiler ile uyarmam için demek olup lafzı ve tefsiri ile uyarmak buna uygun düşer. Zira hepsi de Kuran’la uyarmaktır. Allahuteala’nın şu kavli ise bundan farklıdır:

 ))فَاقْرَءُوا((

“Okuyun” Zira tefsir veya meal okumak Kuran’ı okumak değildir. Çünkü kitap okumanın manası onun lafızlarını okumak demek olup bunun manasının onun mealini veya tefsirini okumak olması imkansızdır. Bu, kitapla uyarmak gibi değildir. Zira lafızlarıyla da içindekilerle de uyarması sahih olur. Ayrıca Allah, Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in uyarmasını Arapça olarak belirlemiştir. Zira Celle Şanuh şöyle buyurmuştur:

 ))نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (193) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (194) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ (195))

“Onu Ruhul Emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye apaçık Arap lisanıyla senin kalbine indirmiştir.” [eş-Şuarâ 193- 195] Böylece salâhta Fatiha’nın Arapça dışında bir dille okunmasının caiz olmadığı kesinleşmiş olup böylelikle bazılarının

 ))وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآَنُ((

“Bu Kuran bana vahiy olundu” ayetini Arapça’yı bilmeyen bir kimsenin salâhta Fatiha’yı Arapça’dan başka bir dille okumasının caizliğine dair delil olarak getirmeleri düşmüş olur. Bu, Arapça dilinin İslam’ın cevheri bir cüzü olması bakımındandı. Devletin tek dili olması bakımından olana gelince; bunun delili, Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in, Kayser’e, Kisra’ya ve Mukavkıs’a içerisinde kendilerini İslam’a davet ettiği mektuplar yazması ve bu mektupların onların dillerine tercüme ettirilme imkanı olmasına rağmen Arapça diliyle yazılmış olmasıdır. Dolayısıyla Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Arap olmamalarına ve onlara İslam’ı tebliğ eden mektuplar yazmasına rağmen Kayser’e, Kisra’ya ve Mukavkıs’a mektuplarını onların diliyle yazmamış olması devletin tek dilinin Arapça dili olduğunun delilidir. Çünkü Resul [SallAllahu Aleyi ve Sellem]’in bunu yapması ve tebliğ için tercümeye çok ihtiyaç olmasına rağmen tercüme ettirmemesi ister Arap olsunlar isterse Arap olmasınlar devletin insanlara hitap edeceği dili Arapça dili ile sınırlandırmasının vacibiyetine dair bir karinedir. Bundan dolayı Arap olmayan Müslümanların tamamı, Arapça dilini öğrenmelidirler. Devletin dilinin Arapça dili dışında bir dil olması helal olmaz. Nitekim İmam eş-Şâfi, usul hakkındaki meşhur Risale kitabında Allahuteala’nın, Kuran ile muhatap olmalarına ve onunla ibadet etmelerine bağlı olarak tüm ümmetlere Arapça dilini öğrenmeyi farz kıldığını beyan etmiştir. İşte tüm bunlardan dolayı, devletin tek dilinin Arapça dili olması farzdır. Bununla birlikte devletin tek dilinin Arapça dili olması devletin Arapça dilinden başka bir dili kullanmasına mani olmayacağı da anlaşılır olmalıdır. Zira tahrif korkusu veya gerekli bilgileri elde etmek veya daveti devlet dışında tebliğ etmek veya benzeri şeyler için devletin resmi hitapta Arapça dilinden başka bir dili kullanması caizdir. Zira Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], İbranice ve Suryanice dillerini kullanmıştır. Dolayısıyla Arapça dilinin devletin tek dili olarak benimsenmesi hükmü devletin Arapça dilinden başka bir dili kullanmasına mani değildir.

 Şimdi varit olan soru şudur: İslami Devlet’in hükmettiği ülkelerde Arapça dili dışında konuşulan ve yazılan bir dilin olması caiz midir? Bunun cevabı şöyledir: Arapça’nın dışında başka bir dille konuşulması veya yazılması ya devletin kendisi ya tebaanın devletle ilişkileri ya sadece tebaa yada tebaanın fertlerinin birbiriyle olan ilişkileriyle alakalı olur. Eğer devletin kendisi veya onunla olan ilişkilerle alakalı olursa tüm bunlarda devletin dili, yani Arapça dili dışında bir dilin olması caiz değildir. Çünkü Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in, tebliğ için çok ihtiyaç olmasına rağmen Arap olmayanlara yönelik mektuplarını Arapça dışında bir dile tercüme ettirmemesi devletin işlerinde, ilişkilerinde veya devletle ilgili herhangi bir şeyde Arapça dilinin tek dil yapılmasının vacibiyetine dair bir delildir.

 Buna göre ne İslami Devlet’in gölgesinde yaşayan Arap olmayan halkların dillerinin ne İslami Devlet’in sultası dışında yaşayan halkların dillerinin ne de Arapça dili dışında başka bir dilin devletin eğitim programında eğitim dili olarak kullanılması mümkün değildir. Aynı şekilde özel okulların Arapça dili dışında bir dili eğitim dili yapmalarına da izin verilmez. Çünkü onlar, devletin programına bağlıdırlar. Böylece devletle veya devletin ilişkileriyle veya tebaanın devletle olan ilişkileriyle veya devletle alakalı herhangi bir şeyle ilgili her şeyde tek konuşma ve yazma dilinin Arapça dili olması gerekir. Ancak Arapça dili dışında konuşma ve yazma sadece tebaa veya insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgili olursa bu caizdir. Çünkü Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Arapça diliyle olmayan şeylerin Arapça diline tercüme edilmesini ve bu dillerin öğrenilmesini mubah kılmıştır. Bu da bu dillerle konuşmanın ve yazmanın mubah olduğuna delalet etmektedir. Nitekim Zeyd İbn-u Sabit’in hadisinde şöyle geçmiştir:

»أَنَّ النَّبِيَّ أَمَرَهُ أَنْ يَتَعَلَّمَ كِتَابَ الْيَهُودِ حَتَّى كَتَبْتُ لِلنَّبِيِّ كُتُبَهُ وَأَقْرَأْتُهُ كُتُبَهُمْ إِذَا كَتَبُوا إِلَيْهِ«

 “Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], bana Yahudilerin yazısını öğrenmemi emretti. Hatta Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in (onlara gönderdiği) mektuplarını ben yazar ve kendisine mektup gönderdiklerinde bunları ona ben okurdum.” [el-Buhari tahric etti] Dolayısıyla bu hadis, Arapça dili dışında bir dille konuşmanın ve yazmanın caizliğine dair bir delildir. Nitekim sahabe zamanında bazı insanlar, Arapça dışında başka dillerle konuşuyorlar, Arapça’yı öğrenmeye icbar edilmiyorlar ve yöneticiler kendisine tercüme edecek birisini hazır bulunduruyordu.

 El-Buhari, “Yöneticilerin Tercümesi” babında şu hadisi tahric etmiştir: Harice İbn-u Zeyd İbn-u Sabit, Zeyd İbn-u Sabit’ten şöyle demiştir:

»أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَهُ أَنْ يَتَعَلَّمَ كِتَابَ الْيَهُودِ حَتَّى كَتَبْتُ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كُتُبَهُ وَأَقْرَأْتُهُ كُتُبَهُمْ إِذَا كَتَبُوا إِلَيْهِ«

Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], bana Yahudilerin yazısını öğrenmemi emretti. Hatta Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in (onlara gönderdiği) mektuplarını ben yazar ve kendisine mektup gönderdiklerinde bunları ona ben okurdum.Ömer, yanında Ali, Abdurrahman ve Osman varken şöyle dedi: “Bu (kadın) ne diyor?” Abdurrahman İbn-u Hatıb, dedi ki: “Sana eşinin kendisine yaptığı şeyi haber veriyor dedim.” Ebû Cemre dedi ki: “İbn-u Abbas ile insanlar arasında tercümanlık yapıyordum.” Zeyd İbn-u Sabit’e Yahudilerin yazısını öğrenmesini emrettiği Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in hadisinin yanı sıra Ömer’in “Bu, yani hamile kalan kadın ne diyor ?” şeklindeki sözü, Abdurrahman İbn-u Hatib’in ona tercüme etmesi, Ebî Cemre’nin insanların konuşmalarını İbnu Abbas’a tercüme etmesi; işte tüm bunlar, Arapça dilinden başka dillerle konuşan insanların olduğu anlamına gelmektedir. Binaenaleyh Arapça dili dışında konuşmak ve yazmak hadis ve sahabenin fiili deliline binaen mubahtır. Buna göre devlet, Arapça dili dışında eserlerin, gazetelerin ve dergilerin yayınlanmasına izin verir ve bunları yayınlamak için ruhsata gerek yoktur. Çünkü bunlar mubahlardandır. İnsanlardan birine veya bir cemaate ait olduğu zaman televizyona Arapça dışında programların konmasına da izin verilir. Ancak devletin radyosunda ve televizyonlarında buna engel olunur. Çünkü devletle ilgili her şeyin sadece Arapça dili ile olması gerekir. Ancak insanların birbirleriyle ilgili olan her işte Arapça dili dışında bir dil kullanmaları mubahtır. Fakat bu mubahın kollarından bir kol zarara yol açıyorsa bundan müstesna edilir ve sadece bu kol yasaklanır. 

 

 

المادة 8:  اللغة العربية هي وحدها لغة الإسلام، وهي وحدها اللغة التي تستعملها الدولة.

المادة 8:  اللغة العربية هي وحدها لغة الإسلام، وهي وحدها اللغة التي تستعملها الدولة.

اللغة العربية لغة الإسلام

دليلها هو أن القرآن الكريم بالرغم من أنه مخاطب به جميع الناس، قال تعالى:((وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآَنِ)) [الإسراء 89]، ((وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآَنِ)) [الروم 58] فإن الله أنزله باللغة العربية، وجعله قرآناً عربياً، قال تعالى: ((قُرْآَنًا عَرَبِيًّا)) [يوسف 2] وقال:((بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ)) [الشعراء 195] ومن هنا كانت اللغة العربية وحدها هي لغة الإسلام، لأنها وحدها لغة القرآن، ولأن القرآن معجزة للرسول صلى الله عليه وآله وسلم، وإعجازه إنما هو في تعبيره بهذا اللفظ العربي أي بعربية اللفظ والأسلوب، وإنه وإن كان الإعجاز هو في اللفظ والمعنى معاً لا ينفصل أحدهما عن الآخر فليس المراد من إعجازه في المعنى هو الإعجاز بما جاء به من معانٍ وموضوعات، فإن السنة جاءت بهذه المعاني وتلك الموضوعات وهي ليست معجزة، وإنما إعجازه في المعنى حالة كونه معبراً عنه بهذا اللفظ وبهذا الأسلوب. فالتعبير عن هذا المعنى بهذا اللفظ وهذا الأسلوب هو المعجز، فيكون الإعجاز إنما هو باللفظ العربي المعبر عن المعنى بالأسلوب العربي، أي أن قوله تعالى:((وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاءٍ)) [الأنفال 58] معجزة للناس أن يأتوا بمثلها، وإعجازها آت من روعة التعبير بهذه الألفاظ عن المعاني التي أداها هذا السبك بهذا الأسلوب. فكانت عربية اللفظ وعربية الأسلوب التي أدت هذه المعاني هي المعجزة. فالإعجاز في القرآن منحصر في عربيته، إذ هي الأصل في الإعجاز، وهي محل التحدي أن يأتوا بمثله، فهي جزء جوهري فيه غير قابل للانفصال عنه، ولا يكون قرآناً إلا بها، ولذلك لا تجوز ترجمته؛ لأنه إذا غُيّر خرج عن نظمه، فلم يكن قرآناً، ولا مثله، وإنما يكون تفسيراً له، ولو كان تفسيره مثله لما عجزوا عنه حين تحداهم بالإتيان بمثله. ثم إن قول الله:(( قُرْآَنًا عَرَبِيًّا)) معناه أنه إن لم يكن عربياً لا يسمى قرآناً. ثم إننا متعبدون بلفظه، فلا تصح الصلاة بغيره؛ لأن الله تعالى يقول: ((فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ)) [المزمل 20] وقال صلى الله عليه وآله وسلم: «لاَ صَلاَةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ» متفق عليه من طريق عبادة. ولذلك كانت اللغة العربية جزءاً جوهرياً من الإسـلام. وأمـا قـولـه تعـالى: ((وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآَنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ)) [الأنعام 19] فإن المراد منه أنذركم بما في القرآن، ويصدق على ذلك الإنذار بلفظه، والإنذار بتفسيره فكله إنذار بالقرآن. بخلاف قوله: ((فَاقْرَءُوا} فإن قـراءة التفسـير والترجمة لا تكون قراءة للقرآن؛ لأن معنى قرأ الكتاب أي قرأ ألفاظه، ولا يمكن أن يكون معناه قرأ ترجمته أو تفسيره. فليس هو مثل أنذر بالكتاب، فإنه يصح أن يكون أنذر بألفاظه، وأنذر بما فيه. على أن الله قد جعل إنذار الرسول صلى الله عليه وآله وسلم أيضاً بالعربية فقال جل شأنه: ((نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ(193)عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ(194)بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ(195))) [الشعراء] مما يقطع بعدم جواز قراءة الفاتحة في الصلاة بغير العربية، وبذلك يسقط ما احتج به بعضهم بآية: ((وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآَنُ))على جواز قراءة الفاتحة في الصلاة بغير العربية لمن لم يحسن العربية. هذا من حيث كون اللغة العربية جزءاً جوهرياً في الإسلام،

اللغة العربية لغة الدولة

أما من حيث كونها وحدها لغة الدولة، فإن الدليل عليه أن الرسول صلى الله عليه وآله وسلم كتب إلى قيصر وكسرى والمقوقس كتباً يدعوهم فيها إلى الإسلام، وكانت كتبه هذه مكتوبة باللغة العربية مع إمكان ترجمتها للغاتهم. فكونه صلى الله عليه وآله وسلم لم يكتب لقيصر وكسرى والمقوقس كتبه لهم بلغاتهم، مع أنهم غير عرب ومع أنه كتب يبلغهم الإسلام دليل على أن اللغة العربية وحدها هي لغة الدولة؛ لأن الرسول صلى الله عليه وآله وسلم فعل ذلك، وكون الحاجة ماسة إلى الترجمة للتبليغ ولم يترجم قرينة على وجوب حصر مخاطبة الدولة للناس باللغة العربية سواء أكانوا عرباً أم غير عرب. ولهذا على جميع المسلمين من غير العرب أن يتعلموا اللغة العربية. ولا يحل أن تكون لغة الدولة إلا اللغة العربية.

وقد بين الإمام الشافعي في رسالته الشهيرة في الأصول أن الله تعالى فرض على جميع الأمم تعلم اللسان العربي بالتبع لمخاطبتهم بالقرآن والتعبد به؛ ولهذا كله كان فرضاً أن تكون اللغة العربية وحدها هي لغة الدولة.

استعمال غير اللغة العربية

غير أنه ينبغي أن يكون واضحاً أن كون اللغة العربية وحدها لغة الدولة لا يمنع أن تستعمل الدولة غير اللغة العربية، إذ يجوز أن تستعمل الدولة غير اللغة العربية في مخاطبة رسمية خشية التحريف، أو لأخذ معلومات ضرورية، أو من أجل تبليغ الدعوة في الخارج، أو ما شاكل ذلك، إذ إن الرسول صلى الله عليه وآله وسلم قد استعمل اللغة العبرية والسريانية. فالحكم هو إفراد اللغة العربية باتخاذها لغة الدولة، لا منع الدولة من استعمال غير اللغة العربية.

والسؤال الذي يرد الآن هو هل يجوز أن تكون في البلاد التي تحكمها الدولة الإسلامية لغة غير اللغة العربية يتكلم بها ويكتب؟

والجواب على ذلك هو أن اللغات الأخرى غير العربية إما أن يكون التكلم بها والكتابة بها متعلقاً بالدولة نفسها أو بعلاقات الرعية معها، وإما أن يكون متعلقاً بالرعية وحدها أو بعلاقات أفرادها بعضهم ببعض. فإن كان متعلقاً بالدولة نفسها أو بالعلاقات معها فإنه لا يجوز أن تكون في هذا كله لغة غير لغة الدولة، أي اللغة العربية؛ لأن عدم ترجمة الرسول صلى الله عليه وآله وسلم لكتبه لغير العرب مع كون الحاجة ماسة إلى الترجمة للتبليغ دليل على وجوب إفراد اللغة العربية وحدها في أعمال الدولة وعلاقاتها أو في أي شيء يتعلق بها.

وبناء على هذا لا يكون في برنامج الدولة التعليمي مكان لجعل لغات غير اللغة العربية لغةً للتدريس، لا لغات الشعوب غير العربية التي تعيش في ظل الدولة الإسلامية، ولا الشعوب التي تعيش خارج سلطان الدولة الإسلامية. وكذلك لا يسمح للمدارس الأهلية أن تجعل اللغة التعليمية فيها غير اللغة العربية، لأنها ملزمة ببرنامج الدولة. وهكذا كل ما يتعلق بالدولة أو بعلاقاتها أو علاقات الرعية معها أو أي شيء يتعلق بها يجب أن تكون اللغة العربية وحدها لغة التكلم والكتابة. وأما إن كان التكلم والكتابة بغير اللغة العربية متعلقاً بالرعية وحدها أو بعلاقات الناس بعضهم مع بعض فذلك جائز، لأن الرسول صلى الله عليه وآله وسلم أباح ترجمة غير اللغة العربية إلى العربية وأباح تعلمها، وهذا يدل على إباحة التكلم والكتابة بها. وفي حديث زيد بن ثابت: «أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وآله وسلم أَمَرَهُ أَنْ يَتَعَلَّمَ كِتَابَ الْيَهُودِ حَتَّى كَتَبْتُ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وآله وسلم كُتُبَهُ وَأَقْرَأْتُهُ كُتُبَهُمْ إِذَا كَتَبُوا إِلَيْهِ» أخرجه البخاري، فإن هذا دليل على جواز التكلم والكتابة بغير اللغة العربية. لقد كان في عهد الصحابة أناس يتكلمون غير اللغة العربية ولم يجبروا على تعلمها، وكان الحاكم يحضر من يترجم له.

أخرج البخاري في باب "تَرْجَمَةِ الْحُكَّامِ": َقَالَ خَارِجَةُ بْنُ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ «أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَهُ أَنْ يَتَعَلَّمَ كِتَابَ الْيَهُودِ حَتَّى كَتَبْتُ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كُتُبَهُ وَأَقْرَأْتُهُ كُتُبَهُمْ إِذَا كَتَبُوا إِلَيْهِ» وَقَالَ عُمَرُ وَعِنْدَهُ عَلِيٌّ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ وَعُثْمَانُ مَاذَا تَقُولُ هَذِهِ قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ حَاطِبٍ فَقُلْتُ تُخْبِرُكَ بِصَاحِبِهَا الَّذِي صَنَعَ بِهَا وَقَالَ أَبُو جَمْرَةَ كُنْتُ أُتَرْجِمُ بَيْنَ ابْنِ عَبَّاسٍ وَبَيْنَ النَّاسِ.

وحديث الرسول صلى الله عليه وآله وسلم الذي يأمر فيه زيد بن ثابت أن يتعلم كتاب اليهود، وكذلك قول عمر: ماذا تقول هذه، يعني المرأة التي وجدت حبلى، فكان عبد الرحمن ابن حاطب يترجم له. وكون أبي جمرة كان يترجم لابن عباس كلام الناس، كل هذا يعني أنه كان هنالك أناس يتكلمون غير اللغة العربية. وعليه فإن التكلم بغير اللغة العربية والكتابة بها مباحة بدليل الحديث وفعل الصحابة؛ وبناء على ذلك تسمح الدولة بإصدار المؤلفات والصحف والمجلات بغير اللغة العربية، ولا يحتاج إصدارها إلى إذن لأنه من المباحات، ويسمح أن توضع برامج غير عربية في التلفزيون إذا كان لأحد أو لجماعة من الناس. وإنما يمنع في إذاعة الدولة وتلفزيونها؛ لأن كل ما يتعلق بالدولة يجب أن يكون باللغة العربية وحدها. أما ما يتعلق بالناس مع بعضهم فمباح لهم أن يستعملوا غير اللغة العربية في كل شيء، اللهم إلا إذا كان هنالك فرد من أفراد هذا المباح يؤدي إلى ضرر، فيمنع هذا الفرد فقط.

 

Anayasanın bazı maddeleri

Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 166: Devletin para birimi.

Madde 166: Devlet, kendisine has, bağımsız bir para çıkartır. Bu paranın, herhangi bir yabancı para birimine bağlanması caiz değildir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 52; Devletin yönettiği beldeler, birimlere ayrılır.

in Valiler
Madde 52: Devletin yönettiği beldeler, birimlere ayrılır. Her bir birim “vilayet” olarak adlandırılır. Her vilayet de birimlere ayrılır, her bir birim “âmillik” olarak adlandırılır. Vilayete bakan kişi, “vali” veya “emir” olarak adlandırılır. Âmilliğe bakan kişi ise “âmil” veya “hâkim” olarak adlandırılır. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 45: Tefvîz muavini, tüm icraatlarını halifeye arz etmelidir.

Madde 45: Tefvîz muavini, yaptırdığı tüm icraatları ve infaz ettiği tayin ve velâyeti halifeye arz etmelidir ki böylece salahiyetlerinde halife gibi olmasın. Tefvîz muavini mütalaasını halifeye sunmalı ve halifenin infaz etmesini emrettiklerini infaz etmelidir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 61: Harbiye Dairesi

Madde 61: Harbiye Dairesi; ordu, polis, donatım, mühimmat, teçhizat ve benzeri hususlar gibi silahlı kuvvetler ile ilgili bütün işler, askerî kolejler, askerî heyetler, ordunun İslami kültür ve genel kültüre ilişkin tüm ihtiyaçları, savaş ve savaş hazırlıkları ile ilgili bütün işlerle ilgilenir. Bu dairenin başkanına (Cihat Emiri) denilir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 160: Devlet, sanayi ve kamu mülkiyetini denetlemesi.

Madde 160: Devlet, bütün sanayi işlerini denetler ve kamu mülkiyeti kapsamına giren sanayiyi direkt işletir. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 145: Haracî ve Öşrî arazinin hükümleri.

Madde 145: Haracî araziden gücü yettiğince harac alınır. Öşrî araziden ise bilfiil çıkan mahsulün zekatı alınır. Devamını oku
Hilafet Devleti, Anayasa,

Madde 163: Zarara yol açan laboratuarlar men edilirler.

Madde 163: Fertler, ümmet veya devlet için zarara yol açan maddeler üreten laboratuarlara sahip olmaktan men edilirler. Devamını oku
HABER

Hilafetin İlan Edilmesi IŞİD'in İçine Düştüğü Tuzak...

Hilafetin İlan Edilmesi IŞİD'in İçine Düştüğü Bir Tuzaktır, Bu Onun Örgüt Olmasını Asla Değiştirmez H. 01 Ramazan 1435, M. 29 Haziran 2014 tarihinde IŞİD örgütünün resmi sözcüsü Ebu Muhammed Adnani,…

IŞİD Tarafından Hilafetin İlan Edilmesi

IŞİD tarafından ilan edilen Hilafet hakkında açıklama isteyen tüm kardeşlere... es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh"Ey değerli kardeşlerim!